Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1997

Televizyon günleri

Radikal · 26 Eylül 1997

Birinci Dünya Savaşı'nı, Balkanlardan İstanbul'a göçen kağnıların ardında yürüyerek yaşamıştı küçük çocuk adımlarıyla. İstiklal Savaşı, Taşkışla'da öksüz parasız yatılı asker öğrencilik; İkinci Dünya Savaşı, Sapanca birliklerinde teyakkuz yıllarıydı onun için. Takvimler 1970'lere açıldığında, yüreğinde iki enfarktüsün, hiç dökülmeyen arslan yelesi saçlarında zaman aşımının beyazlığı vardı. Eve her gün iki gazete alınır, iki radyonun tüm haber bültenleri dinlenirdi. Her şeyden haberdar olmak, dünyanın nasıl döndüğünü izlemek zorundaydık. TRT'nin sonuncu T'si yoktu henüz piyasada. Ancak bazı evlerde televizyon diye bir alet vardı. İstanbul Teknik Üniversitesi'nin deneme yayınları izleniyordu: Haftada bir mi, ayda bir miydi ne? Biz onu da izlemiyorduk. Çünkü alıcı aletimiz yoktu henüz. Derken ak saçlı komutanın Almanya'ya göçen bir mühendis öğrencisinden kocaman bir paket geldi günün birinde. Heyecanla açtık. Garip siyah bir kutunun üstünde SABA yazıyordu. Evin baş köşesine yerleştirildi, bir de dantel örtü konuldu üstüne. Bizim komutan, gün boyu yeni oyuncağını kurcalıyordu. Aylarca karıştırdı, monoton bir zırıltı ve siyah beyaz benekli bir resimden başka bir şey çıkaramadı camından. Derken, kafasını o kafa yapan mühendisliği bir kenara bırakıp, mucize ummaya başladı. Siyah beyaz beneklerden başka bir şey göstermeyen ve parazitten başka ses çıkarmayan aletin önüne çekiyordu koltuğunu, dikiyordu yeşil bakışlarını camına, dikkatle, umutla bekliyordu saatlerce. Sanki iyice bakarsa, televizyon denilen alet, raslantı sonucu bir dalgaya düşen radyo gibi, ansızın canlanacak, dünyanın herhangi bir yerinden ve herhangi bir dilde resim yansıtacaktı evimize.

Babamın bu hipnoz jimnastiği, TRT yayınları başlayıncaya kadar sürdü. Arada "elimizde olmayan nedenlerle" kesilen programlara karşın, evi arı kovanına çeviren parazit sesi ve baş döndürücü siyah beyaz benek yağmurundan kurtulmuştuk hiç olmazsa!

O zamanlar tek bir televizyon kanalı vardı. Mahrumiyet yılları geride kaldı. Şimdi on yüz bin kanalımız var artık.

Peki televizyon kanalları çoğaldı diye, daha mı çok şey biliyoruz artık? Görgümüz mü arttı? Daha mı çok eğleniyoruz?

Bu sorulara "evet" diyenin alnını karışlarım. Neyimizin arttığını, neyimizin yükseldiğini bilmiyorum. Ama neyin azaldığını ve neyin düştüğünü her geçen gün daha iyi görüyorum. Hayamız azaldı ve düzeyimiz düştü. Öyle düştü ki düzeyimiz, göbek çukurlarında sürünüyoruz.

Bütün bunlar, Show TV'nin önceki gün akşam haberlerini (!) izlerken geldi aklıma. Haber diye ekrana, Mahsun Kırmızıgül adında bir arabesk dikeniyle, Seda (acaba Sayan mıydı?) adında bir naylon gülü çıkarmışlar, birbirleriyle kavga ettiriyorlardı. Sizin anlayacağınız iki adet lahmacun türkücüsü, ayrılmışlarmış ve işportacı çekişmelerini televizyon ekranlarına taşıyordu.

Kimin daha alçak olduğunu düşündüm. Sonunda, o ekranı haberci olarak kaplayan kravat takmış Halloween kabağının ve yanında ve arkasındakilerin daha alçak olduklarına karar verdim. Öylesine bir alçaklıktı ki bu, insan beynini ucuzlata ucuzlata, düşe düşe, ine ine, ayak tabanının bile altına geçmişlerdi. Öylesine bir vıcıktı ki bu, kaldırım taşlarının arasından sızmış, kanalizasyona karışmıştı artık.

Babamın parazit dinleyip gaipten resim beklediği günleri çok özledim birden.

Leonardo Da Vinci, "Bu dünyada pek çok insan, arkasında dolu helalar bırakacak," demiş. Ah, sevgili Leonardo! Helaları dolu bıraksalar yine iyi. Bunlar hela kullanmıyor. Nereye rastlarsa, oraya ediyorlar. Evlerimiz onların pislikleriyle dolup taşıyor artık. Çünkü televizyon var.

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1