Temiz el ve yıkanmış beyin
Radikal · 28 Eylül 1997
Eğer toplumu bir üçgen olarak düşünürsek, Türkiye'deki üçgenin tepesinde "vur patlasın, çal oynasın"cıların bulunduğunu, aşağıdaki iki köşeye de "patlayınca vurulanlar" ve "çalmadan oynayanların" yerleştiğini görürüz. Türk toplumunun ana maddesini oluşturan kitle ise bu üçgenin ortasını doldurur ve köşelere aldırmadan ekmek peşinde koşturur. Kiminin çöplüklerde arayıp, kiminin ay sonuna doğru suyu çeken maaşına doğru orantılı olarak küçülen ekmek kavgası, öylesine zor bir savaştır ki, üçgeni dolduran bu halk yığınlarının kafalarını kaldırıp köşelerdeki insanlar ne yapıyor diye bakmalarına ne zamanları kalır, ne de halleri. Zaten üçgenin baş köşesini tutan "vur patlasın, çal oynasın"cılar, onların ekmek kavgasından baş kaldırıp: "Yahu siz ne yapıyorsunuz?" diye sorgulamaması için her türlü önlemi almışlardır. Rahat rahat çalıp oynayabilmek için, halkın beynini yüzyıllardır, "gemisini kurtaran kaptan" ve "her koyun kendi bacağından asılır", deterjanıyla yıkamışlardır.
Başbakan Mesut Yılmaz, çok haklı olarak Susurluk olayının çözümü için halktan destek arıyor ve İtalya'da mafyayı boğan temiz ellerin Türkiye'de de kalkmasını istiyor.
Evet, Türkiye'de temiz eller var. Hatta çoğunluğu oluşturuyorlar. Ancak, yıkanmaktan çeken beyinler, elleri temiz olsa da kaldıramazlar. Çünkü o beyinler, yıllardır ve yüzyıllardır, ne zaman haklı bir isyanı olsa bastırılmaya, ne zaman doğru düşünse ve dürüst bir talebi olsa geri püskürtülmeye alıştırılmışlardır. Hep alta düşmeye, hep yenilmeye ve yenilgiye mahkum olduklarına inandırılmışlardır. Zaferi hep hırsızın, uğursuzun, zorbanın ve haksızın kazanmasını kanıksamışlardır. İçim sızlayarak söylüyorum, inşallah yanılıyorum, ama sanırım hep birlikte göreceğiz, "Aydınlık için bir dakika karanlık" eyleminin ikinci perdesi, ilgisizlikle kapanacak. Çünkü bizi bıkmaya ve kanıksamaya alıştırdılar. Düşünmemeye, aldırmamaya, boyun eğmeye koşulladılar. Çaresizliğe, adam sendeciliğe, "it ürür kervan yürür"e bağladılar.
Bir toplum düşünün ki, "ünlü" toplumbilimcisi, boş zamanlarında mankenlik yapar, dolu zamanlarında Ağa Han vakfının bursuyla dünyayı dolaşıp "şeriat acıtmaz" nutukları atar. Bir toplum düşünün ki, "halk sıkılır" gerekçesiyle gazete sütunları ve televizyon ekranları düşünen insanlar yerine, üşenen sebzelere açılır. Genç ve güzel yazara, "Kızım sen politikayla uğraşma, manikür, pedikür yap, yatak yaz, çarşaf yaz; oh, hadi biraz daha yaz, ahhh! Daha daha yaz..." denir, altında ellerin oynadığı masa üstlerinden. Eğer yazar genç bir erkekse, ondan da eğilip masa altına bakarak yazması istenir. Bu kesim, "çalmadan oynayanların" kesimidir.
Üçgenin sonuncu köşesinde ise, "vur patlasın çal oynasın"cılarla, "çalmadan oynayanların" koşulladığı çocuklar, kurulu bu vurgun düzeninin korunması ve savunması için, davullar ve zurnalar eşliğinde cepheye gönderilirler. Onlar, "patlayınca vurulanlar"dır. Onlar, kendilerine savaşarak ölmenin, sevişerek yaşamaktan daha yüce olduğu öğretilen gencecik insanlardır. Söylediklerim yanlış anlaşılmasın, vatan için canını vermenin kutsallığına ben de inanıyorum. Ama yaptığı fedakarlığın ve verdiği kararın bilinci içinde savaşa gidenlerle, "niçin" savaştığını bilmeden göbek atarak ölüme koşanların cehaleti arasında; birincilere saygı duyuyor, ikincilere katıla katıla ağlıyorum, her rastlayışımda.
Çünkü onlar, "Ben eroin mafyası için değil, vatan için dövüşeceğim!" demedikleri için, geride kalanların da beyinleri yıkana yıkana çektiği için temiz eller kalkmıyor Türkiye'de ve yürüyüp basmıyor "vur patlasın"cıların çalıp oynadığı bu meclisi.
