İlk günkü gibi... mi?
Radikal · 13 Ekim 1997
Hiç taze aşıklara dikkatle baktınız mı? Tenleri pırıl pırıl, gözleri ışıl ışıldır. Hülyalıdır bakışları. Yaşadıkları yoğun duygularla ilgisi olmayan konularda fikir yürütürken bile daha zeki, daha atak, daha parlaktırlar, normal hallerine oranla. Çirkinleri güzelleştirir aşk. Güzelleri daha güzel, yakışıklıları daha yakışıklı yapar. Çünkü sevmek ve sevilmek, insanın kendine güvenini artırır. Aşk, heyecandır. Heyecan, elektrik. Aşık insan, dinamoları bir heyecan akımıyla dolu, enerjinin ta kendisidir.
Aşkın tek kusuru, tüm yoğunluklar gibi kısa ömürlü olmasıdır. Bir yaz sağnağı, bir fırtına, bir volkan gibi az sürede, gücünün en üst noktasına erişir ve biter. Yıllarca birbirini sevmeye devam edebilir insanlar, ama o duygu bu duygu değildir ve aşkın doğuşundaki haz yoğunluğu, nasıl bir yüz metre hızıyla maraton koşulamazsa, uzun süre yaşanamaz.
Bir gazete çıkarmaya karar vermek, hazırlamak, ilk sayısını basmak ve yürek çarpıntılarıyla 'nasıl karşılanacağını' beklemek de büyük bir heyecan ve duygu yoğunluğudur. Elbette aşktan daha farklıdır, bir gazete için çalışmak. Çünkü işin içine mantık girer. Amaç, aşkta olduğu gibi beğenilmek ve sevilmektir. Ancak aşkta olduğu gibi içgüdüler yönetmez hareketlerimizi; tüm hazırlıklar, yazılar, çiziler, provalar, okurun beğenmesi için gereken her öğenin inceden inceye hesaplandığı, bir akıl çalışmasının ürünüdürler.
Bir yazar, ne zaman yazar olmak ister ve ne zaman karar verir isteğini gerçekleştirmeye? Sanırım ben, bir mafsal romatizmasının minicik gövdemi çaktığı çocukluk yatağımda, Ulus gazetesini, Akşam gazetesini (bugünkü Akşam değildi tabii), haberleri, köşe yazılarını ve çizgi romanları okurken özenmiştim gazeteciliğe. Ancak gazeteci olmak istediğimi anlamak ve karar vermek çok zamanımı aldı. Bugün bulabildiğim en eski yazım, okul tahrirlerden öteye, on sekiz yaşımın tarihini taşıyor. Yıllar sonra, hayretler içinde keşfettim. Oturup, kendim için, ciddi ciddi, soyut sanatla somut sanatı karşılaştıran ve (ne ilgileri varsa?) ressam Grommaire ile Van Gogh'u kıyaslayan bir eleştiri(!) yazmışım. Bir de hiç basılmayan, kimseye göstermediğim ve kazara doğurduğu bebeğini vapurdan atarak öldüren bir kadının öyküsünü. İspanya'nın Bilbao kentinden gönderdiğim bir yazıyla başlayan gazetecilik mesleğine atıldığımda, ömür akrebim üçe, yelkovanım beşe dayanmıştı. Ve yazdığım ilk kitap, baskıya hazırdı.
Evet, geç başlamıştım gerek gazeteciliğe, gerek yazarlığa. Ama toyların düşmesi kaçınılmaz bazı tuzakların üstünden atlamak olanağını verdi bana bu gecikmişlik. Ne istediğimi, neyi savunacağımı ve ne yazacağımı biliyordum. Daha ilk günden, köşe yazarı olmaya hazırdım. Ancak çalıştığım gazetelerde, üst üste yığılan kitaplarımı görmemezlikten gelmeyi ve bana bu şansı tanımamayı tercih ediyorlardı. Ve bir gün, diğerlerinden daha cesur bir adam bu 'makus talih'imi değiştirdi, 'Radikal' yazarlarının arasına kattı beni.
O gün bugündür, yani bir yıldır, her gün size kendimi yeniden, yeniden, hep ilk günkü gibi beğendirmeye çalışıyorum. Yazı aşkı, gazete aracılığıyla yaşandığı zaman, her geçen günün unutulup bir sonrakinin başladığı, sürekli canlı tutulması gereken bir sevgidir çünkü. Gün bitiminde ölüp, ertesi sabah yeniden dirilen bir heyecanı paylaşıyoruz biz Radikal çalışanları. Ölçü sizin ölçünüz. Beğeniniz, ilginiz, eleştiriniz ve sayınız.
Bizi siz yaşatacak ya da öldüreceksiniz. Tüm değerleri altüst bir ülkede, iyi bir gazetenin ömrünü siz biçeceksiniz. Bize uzun ömürler vermenizi diliyorum.
