Okyanus mahkûmları
Radikal · 15 Ekim 1997
Tüm insanlar mahkûmdur. Kimisi parasızlığın tutsağıdır, kimisi sınırsız varsıllığını korumak için inşa ettiği sınırların. Kimisi aşka mahkûmdur, kimisi yalnızlığa. Kimisi mutluluğun, kimisi mutsuzluğun çizdiği sınırların tutsağıdır. Peki özgürlükten ne anlar insanlar? Daha çok paranın sağlayacağı daha geniş bir tutsaklığı mı? Aşkın sınırlarını mı? Yoksa yalnızlığın mı?
Bu dünyada her şeyin bir sınırı var. Her şeyden önce, hepimiz, ömür çizgimizin tutsağıyız. Aşamayacağımız sınırın nerede olduğunu bilmediğimiz için, yaşamakta özgürmüş gibi yapıyoruz. Ancak özgürlük yoksunluğunun kesin, tam ve tavizsiz olduğu yere, mahpushane diyorlar. Özgürlüğün gerçek karşıtı, hapislik. Hapse düşen insan, nasıl özler özgürlüğü? Özgürlük deyince, en büyük özgürlükten neyi anlar? Kuş olup uçmayı mı? Dağ tepe koşmayı mı? Engin denizleri mi?
Pascal Blond, küçük kafalı bir dev adam. 95 kiloluk bir adale yığınını, 1 metre 83 santimlik bir iskeletin çevresine örülü olarak taşıyor. Haşin bir boğanın başını andıran kafasının küçük olduğu görünmüyor. Ama küçük olmasaydı, 34 yıllık ömrünün 14 yılını, hapiste geçirir miydi? Bir erkek gücünün erişeceği doruk noktadaki gövdesiyle Pascal, iki adam öldürmek suçundan girdiği mahpustan yeni çıktı. Mahpushanede geçirdiği yarı yaşamı boyunca Pascal, özgürlük deyince hep okyanusları düşünmüş, denizleri özlemişti.
Jo Le Guen, Fransa'nın okyanuslara açılan Bretagne kıyılarının çocuğuydu. Hiç hapse düşmemişti. Onun saplantısı, sonu görünmeyen denizlerin sonuna kadar gitmekti hep. 1995 yılında, Atlantik Okyanusu'nu kürek çekerek ve tek başına aşmıştı. Bir metre 87 santime dağılan 105 kilosu, artık ağaran aslan yelesi ve burma bıyıklarıyla bir denizler aslanıydı. Mangal gibi yüreği ve kürek gibi elleriyle çekerken kürekleri okyanus dalgalarına karşı, Brest Hapishanesi'ndeki mahkûmlar arasında uyandırdığı hayranlığın farkında değildi. Oysa vardığı her nokta, mahpuslar tarafından izleniyordu bir haritanın üzerinden ve denize karşı kazandığı her zafer, bir özgürlük rüzgârı estiriyordu demir kapıların ardındakiler üstüne. Jo Le Guen, denizleri yendiğinde ve kıyıya döndüğünde, kendisine anlattılar mahpusların hayranlığını. Kurt denizci, hayal kurmaya başladı. Özgürlüğün ne olduğunu biliyordu, dolayısıyla tutsaklığın korkunçluğunu da anlıyordu. Elli yaşındaydı ve artık yalnız açılamazdı okyanuslara. Yanına bir yoldaş gerekiyordu. Örneğin eski bir mahpus...
Pascal Blond'un Jo Le Guen'i gidip görmesi ve iki adamın karar vermesi yalnızca 20 dakika aldı. Birbirlerine baktılar, tarttılar ve anladılar.
12 Ekim sabahı, iki dev adam, Kanarya Adaları'nın 'Devler Limanı' Los Gigantes'ten bir kayık ve iki çift kürekle Okyanus'a açıldılar. Uçakla 4726 kilometrelik bir mesafeyi kat edecek ve günün birinde, Bridgetown'a varacaklar. Yedi metre on santim boyunda ve bir metre doksan santim enindeki teknelerini, mahkûmlar inşa etti. Çünkü bir hücrede Okyanus'u düşünmeyi en iyi bilenlerdi onlar.
Siz bu satırları okurken, bir deniz kurdu ve bir eski katil, mangal gibi yürekleri ve yalnız kürekleriyle bir Okyanus'u aşıyorlar. Ve burnunun ucunu, kafasının köşesini, evinin kapısını, işinin çerçevesini, çocuklarının gailesini, parasının hesabını, arabasının güzergâhını, velhasıl altın ya da teneke, hiçbir kafesin eşiğini aşamayanlara, nanik yapıyorlar.
