Atladıklarımız
Radikal · 18 Ekim 1997
Biz gazeteci milleti, atlatmaya bayılır, atlamayı hiç sevmeyiz. Çocukluğumda ip atlamakta pek başarılı değildim. Bütün kızlar benden daha iyi ip atlardı. Ama bu beceriksizliğimin yararını, gazetecilikte gördüm. Haber atlamak babında büyük skorlara izma atmadım. Kimi gazetecileri öldüren (İsviçre'de kalpten giden birini anımsıyorum), kimini sakat bırakan (telefonda işittiği azardan sağır olan birini biliyorum), büyük 'fırça' darbeleri yemedim. Kabataslak bir hesapla, atlatmakla kaydettiğim puanların sayısıyla atlamakla verdiklerimin birbirini götürdüğünü ve sonuç olarak, tuzu kuru bir gazeteci olduğumu düşünüyorum. Ancak bu kendimden hoşnutluk, elbette hep 'atlatılma' korkusuyla yaşamama engel değil. Kader utansın. Kimi kadınlar 'aldatılma' korkusuyla ürperirken, biz hanım gazeteciler de 'atlatılma' korkusuyla yuvarlanıp gidiyoruz işte. Çok acıklı bir durum değil. İnsan korku çekerek yaşamaya da alışıyor.
Bir de, kimseyle birlikte olmadan, tek başımıza atladığımız haberler var ki. Onlar en acıklısı. Bu durumun son örneği, Paris'te pek sevdiğim, fındıkkurdu gibi bir meslektaşımın başına geldi. Bizim Fındıkkurdu, aslında Paris'e aşk için gelmişti; gelmişken mesleği olan gazeteciliği Paris muhabiri olarak yapayım dedi, bu arada kendisini uzatmalı aşkı Fransız ile evlendirdik. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım gazete manşetine derken, Fındıkkurdu da harıl harıl çalışmaya başladı. Bu sezon Paris muhabirliğini yeniden açtığımızda, bizi acı bir haber bekliyordu: Hepimizin çok sevdiği Paris konsolosu Nur Sevinç, yurda dönüyordu ve Başkonsolos Ali Engin Oba'nın evinde bir veda kokteyli veriliyordu. Paris Başkonsolosluk rezidansı, Büyükelçilik rezidansı ile yan yanadır. Ancak bizim Fındıkkurdu, henüz yeni olduğu için bunu bilmiyordu. Koluna taktığı çiçeği burnunda Fransız eşiyle soluğu Başkonsolosluk yerine, Büyükelçilik rezidansında aldı. Paris'in en görkemli binalarından, Prenses de Lamballe'in eski konağı olan Büyükelçilik şıkır şıkır ışık içindeydi ve orada da bir davet vardı. Bizim Fındıkkurdu'yla Fransız eşinin, davetli olmadan geldiklerini gören Büyükelçi Tansuğ Bleda ve sevgili eşi Erel, biraz şaşırmakla birlikte hiç bozuntuya vermediler. Fındıkkurdu, gazeteci olarak ona merhaba, bunu nasılsınız, dedi ve birdenbire Berna Yılmaz'la burun buruna geldi. Bu olay çarşamba gecesi oluyordu ve biz muhabir takımı, Fransız Cumhurbaşkanı ile dün görüşen Mesut Yılmaz'dan iki gün önce Paris vitrinlerini seyretmeye gelen Berna Yılmaz'ın peşindeydik. Oysa Fındıkkurdu, tek gazeteci olarak, Berna Hanım'la karşı karşıyaydı. Durumu birdenbire anlamıştı: Veda partisine geldiği Konsolos Nur Sevinç ortalarda yoktu. Davet sahibi olması gereken Başkonsolos da görünmüyordu. Öyleyse bu davet, o davet değildi. Şimdi ne yapmalıydı? Daveti maveti boşverip Berna Hanım'ı mı kafeslemeliydi, yoksa özür dileyip davetli olduğu davete mi gitmeliydi? Sağa sola gülücükler dağıtıp ne yapacağını düşünürken, içini bir korku sardı: Ya yıllarca Türkiye'de kalmış, ama Berna Yılmaz'ı tanımayan Fransız eşi, büyük bir sıcaklıkla Berna Hanım'a yaklaşıp, "Ah, yeni mi geldiniz Paris'e? Ne işle iştigal ediyorsunuz?" diye sorarsa, ayıkla pirincin taşınıydı.
Yengeç adımlar ve mahcup istakoz rengiyle Büyükelçi Tansuğ Bleda'ya yaklaşıp fısıldadı: "Bu davet o davet değil, di mi?" Yılların kurt diplomatı durumu anlamıştı: "Değil, ama arzu ederseniz kalabilirsiniz?" Fındıkkurdu, elbette kalmadı. Özürlere garkolup kocasının koluna yapıştı ve elin Fransızının, "Beni rezil ettin, alnımın yazısı, mesleğimin karası..." sızlanmaları arasında davetli olduğu davete, yani yandaki kapıya rücu etti.
Şimdi kara kara, "Acaba Berna Hanım'a takılıp sizi atlatan haberi mi yapsaydım?" azaplarıyla kıvranıyor ve bana, heyhat!, kendi 'atladıklarımı' anımsatıyor.
