Yar bana bir haber
Radikal · 19 Ekim 1997
Kulunuz bir süredir, hem muhabir hem köşe yazarı olarak, iki arada bir derede kulaç atıyor ve develerin arasında kuş, kuşların arasında deve olarak dolaşıyor. Yazı yazmaya bayılıyorum. Ama muhabirliğin zor çekilir anları var. En sıkıldığım durum, Türkiye'den önemli bir politikacıyı, Fransız cumhurbaşkanı ile görüşürken izlemektir. Sabahın köründe Elysee'ye hücum eder, sarayın çakıltaşlı avlusunda, yağmur ya da kar altında, ayaklarımız ellerimiz donarak, ayakta ve saatlerce bekleriz. Üstelik bu beklentiden hiç bir şey çıkmayacağını bile bile. Bizim politikacının arabası, müthiş bir dakiklikle avludan içeri girecek, adam arabadan çıkacak, cumhurbaşkanı tarafından karşılanacak, bizim alınmadığımız salona buyur edilecek, biz soğukta bekleşirken çay kahve içecek, saatler sonra çıkacak, arabasına binecek ve bizimle konuşmadan gidecektir. Peki o zaman niye bekleşiriz? Amaç, Fransız cumhurbaşkanının bizim politikacıyı merdivenlerin altında mı, yoksa üstünde mi karşıladığını, elini ne kadar uzunlukta sıktığını görmektir. Bir de ayağı takılıp düşerse, bu sahneyi kaçırmamak.
Geçen cuma günü, yine böyle bir gündü işte. Türk meslektaşlarım, bütün yabancı ajanslar, televizyonlar ve Fransız cumhurbaşkanıyla görüşen kişi Türk başbakanı Mesut Yılmaz olduğu için tüm Yunanlı gazeteciler çakıltaşlı avluda bekleşiyor ve elbette çok sıkılıyorduk. Tek eğlencemiz, Yunanlı meslektaşlarımızın Chirac'la Yılmaz arasında TürkYunan ilişkileri hakkında söylenecekleri "kaçırırız" telaşı içinde peşimizde dolaşmalarıydı. Anadolu Ajansı muhabiri Rahmi Gündüz'ün aklına harika bir fikir geldi birden. NTV televizyonundan gelen Murat Yetkin, Ankara "establishment"ini izleye izleye, zamanla yüksek düzey bürokratlara benzemişti. İki dirhem bir çekirdek lacileriyle hiç gazeteci gibi değildi, üstelik Yunanlılar bizi tanıyor, onu ilk kez görüyorlardı. Rahmi'nin "işletme" planını derhal uygulamaya koyduk. Murat Yetkin'i önümüze kattık, guruptan uzaklaştık, havaya kaldırdığımız teyplerimiz ve bir de kamerayla çevresini kuşattık. Murat Yetkin ciddi bir tavırla son Beşiktaş maçını anlatmaya başladı. Çevresini saran biz muhabir takımı da büyük bir telaşla notlar alıp, dinlemeye koyulduk. Önemli bir Türk bürokratıyla röportaj yaptığımızı iyice yutsunlar diye, "işletme" planına kattığımız yabancı bir muhabir arkadaş geride kalanlara, Murat'ı "önemli bir görevli" olarak tanıtıyor, yalnızca TürkYunan ilişkileri hakkında konuştuğunu anlatıyordu.
Muhabirlerin başları merakla bizim guruba doğru dönmeye başlamıştı. Ancak kimse, kamerasını Mesut Yılmaz'ın her an çıkabileceği kapıdan ayırıp yanımıza gelmeyi göze alamıyordu. Biz de bir süre sonra rol kesmeyi bırakıp, dağıldık. Beceremedik diye düşünürken, iki kişinin yavaşça Murat'a doğru yaklaştığını gördük. Balıklar takılmıştı oltaya! Ama Yunanlı değil, Arap gazetecilerdi. Olsun, yine de katıla katıla gülüyor, müthiş eğleniyorduk. Murat, kendisini yüksek bürokrat sanan meslektaşlarımıza uzun bir demeç verdi. Fransız gazeteciler, "Sizi gidi siziler!" diye parmak sallıyorlardı ama, onlar da bizimle birlikte gülüyorlardı.
Elysee sarayının avlusundaki bir bekleyiş, ilk kez çekilir hale gelmişti. Çok geçmeden Mesut Yılmaz ve Jacques Chirac kapıda göründüler. Biz muhabir takımı, Fransız cumhurbaşkanının Yılmaz'ı arabasına kadar bindirip hareket etmesini bekleşiyini "önemle" kaydettik ve başbakanın ardından seyirttik tabii. Arap meslektaşlarımıza ayıp ettiğimizi hiç düşünmüyorum, hatta konusuna hakim bir gazeteciden, bir bürokrattan alabilecekleri bilgiden daha fazlasını aldıklarına eminim.
