Hasret
Radikal · 27 Ekim 1997
Telefonda, çocukluğumuzun eşyalarını koklayarak ağlayan ablamın sesi. "Ağlama, ne olur ağlama, kavuşacağız!" çığlığıma koşup gelen oğlumun gözlerindeki hüzün. Varto'dan, ozanı iki milyonu denkleştiremediği için bir ay sonra çekilebilen fakstaki: "Üvez berzah / Berzah sonbahar / Sonbahar hüzün / Hüzün no comment..." şiiri. Görmeyen gözlerinin ışığına, mapusane duvarlarının gölgesi düşen Eşber. Beden eğitimi öğretmeninden yediği yumrukla, sol gözü kör olan yumruk kadar çocuk, Cafer. Tatile giderken, bir uyuyan şoför, tanker ve otobüs cehenneminde yanıp kül olan üniversiteliler. Anaların bir daha hiç koklayamayacağı, yavukluların saramayacağı, babaların okşayamayacağı gencecik şehitler. Çöplükte ekmek arayanlar. Soğukta titreyenler. Hastane kapılarında ölenler ve öldürülenler. Mahkemeye çıkartılamayan resmi katiller. Yemeğe doymayan, yedikçe şişmeyen, patlamayan dipsiz leşkerler. Sorulamayan hesaplar. Ödenmeyen bedeller. Vebali olmayan günahlar. İşsizlikten intihar eden insanlar. Sağlık sigortalı kediler, köpekler. Mafyaya teslim olan bir devlet. Eli kanlı, vicdanı gayya kuyusu, cebi dolar, cebi eroin, cebi komisyon dolu devletliler. Meşru suikastlar. Yalanlar. Önce vatan haini, ardından ulusal kahraman ilan edilen, bütün söyledikleri doğru çıkan ve bir daha bu devleti bağışlamayacak olan, "Artık yazmayacağım..." diye küsen, içi yanan, yetmiş üç yaşında bir yazar.
Bugün hüzün.
Duyarlılık, yaralı güvercin. Ben niçin böyleyim bugün? Bir yanı Bangladeş, bir yanı Afganistan; bir köşesi İsviçre'yi, diğeri Amerika'yı yaşayan Türkiye'yi seyretmemek için gelmedim mi buralara? Niye yüreğimi sızlatıyor üç bin kilometrede olup bitenler hala? Niçin dayanamıyorum ablamın hasret hıçkırıklarına?
Güzel olan ne varsa, tüm ideallerimizi biçen, inançlarımızı öldüren, isyanlarımızı bastıran bu ülke, hala benim olabilir mi? Doğrunun ve haklının yerden yere vurulduğu, bütün kutsal davaları yitik, kötünün iyiyi boğduğu, gaddarlığın şefkati ezdiği bu acımasız toprakların gölgesi, niçin üstüme düşüyor hâlâ?
Ben geride bir avuç dostumu bırakıp kaçmadım mı, bu insanlığa hıyanet diyarından? Ozan Köksal'ın, "Bir gün gelecek / Bir gün daha diyeceğiz / Bir gün gelecek / Bir ömürmüş diyeceğiz / Bir gün yazacaklar / Doğumun diyecekler / Güleceksin / Bir gün yazacaklar / Ölümün diyecekler / En son sen bileceksin" dizelerini okurken niye bu vatanın topraklarına gömüleyim, diye düşünüyorum bugün?
Niçin ağlıyorsun ablam? Ne olur, ağlama. O koltuğa bakıp anamızı, babamızı, gülerek düşün ne olur. O masaya artık dayanmayan dirsekleri düşünme. Altında oynadığımız günleri hatırla. Kahkahalarımızı, güzel günlerimizi an.
Yaşam dediğin bir istasyon. Ömrümüz, kimine geç, kimine erken gelen bir treni beklemekte. Hepimiz sıradayız. Yıl, ay, gün, saat tarifesi olmayan bir yolculuğun arefesindeyiz hepimiz. Binenleri uğurluyor, kendi trenimizi bekliyoruz. Bu yolculukta haksızlık yok, torpil geçerli değil, kimseden bilet istenmiyor, yer ayırtmak gerekmiyor, kafa kâğıdı, pasaport sorulmuyor, sırayı kaçırmak, binmekten kaçmak mümkün değil. Varsılı, yoksulu, haklısı, haksızı, alçağı, dürüstü, herkesin mutlak eşit olduğu son durak.
Öyleyse niçin bunca zenginlik, bunca açgözlülük, doyumsuzluk; neden böyle başkalarının sırtlarına basa basa, kafalarını eze eze yaşamak? diyeceksin.
Çünkü onlar kör. Hepimizin aynı istasyonda beklediğini, tren yaklaşınca kavrıyorlar ancak.
