İncelik ve kalınlık
Radikal · 29 Ekim 1997
Birimiz esmer, birimiz sarışın, aynı yaşta ve başta iki kadındık. Feleğin çemberinden geçmiş ve akıllanmamıştık. 1990 yılında Paris'te buluştu yollarımız. Geliş nedenlerimiz farklıydı. Sarışın Paris'te geçiciydi ve kalıcı başarıya programlamıştı kendisini. Tırmanmak istediği, yeterli bir yükseklik yoktu buralarda. "Kal", diye yalvarıyordum ona, "mutlaka bir baltaya sap olacağız biz." Dayanmak ve didinmek gerektiğini düşünüyordum. Ama kolay ve kısa yoldan başarmak istiyordu sarışın. "Her horoz kendi çöplüğünde..." deyip döndü. Döndü ve çok başarılı oldu gerçekten. Yani, 'çok' para kazanıyor, artık Türkiye'de.
Ama Paris'i özlüyor şimdi. En çok özlediği de, birlikte yaşadığımız 'parasızlık' yılları. Ne gariptir ki, insanlar iyice varsıllaşınca anımsarlar, parasızlığın da bir tadı olabileceğini. Sık sık Paris'e geliyor, artık unuttuğum günleri anımsatıyor bana. Dün soluk soluğa müjdeledi: "Flore Kahvesi, kocaman bir yazı asmış duvara: Çek kabul edilmez! diye..."
Bir an sustuk ve ardından, bastık kahkahayı. 1991 yılının baharıydı. Paris'i çiçek kokuları sarmış, güneş kışkırtıcıydı. Saint Germain des Pres'deki Flore Kahvesi'ne kurulmuş, birer 'cafe creme'i, mümkün olduğunca dayandırmaya çalışarak yudumluyorduk. Yan masadaki Amerikalı turistler, mis gibi eritilmiş peynir ve kızarmış jambonlu tostlarını lüpletirken, içimiz gidiyordu. Oysa bizim ceptekiler, yalnızca kahveye yetiyordu. "Boş ver", dedim. "Bir tost da biz söyleyelim, çek defterim yanımda. Yazarım, sonrası Allah Kerim..." Dumanları tüterek geldi tostumuz. Afiyetle yedik. Bir tost ve iki kahvenin hiçbir biçimde olumlayamayacağı uzun bir gevezelik ettik. Derken hesabı ödemek zamanı geldi. Garson, "Müessesemiz çek kabul etmiyor!" demesin mi? Başımızdan aşağı kaynar sular boşaldı. Yalvardık yakardık, bu seferlik çek kabul etmeye razı ettik garsonu. İlkbaharda, hangi yalvaran kadına 'Hayır' diyebilir ki, erkek gibi erkekler?
Garson, yandaki masadan aldığı siparişi getirmek için uzaklaştı. Ben çek defterimi çıkarmak için çantamı açtım ve...hemen kapattım. "Nasılsa karşılığı yok," düşüncesiyle son anda evde bıraktığımı anımsamıştım. Sarışın bembeyaz, kulunuz kıpkırmızı kesildi. Flore Kahvesi'ndeki masamızda, Türk bayrağı yarıya inmişti. Hangimizin rehin kalacağını tartışmaya başladık. Polisi çağırırlar mıydı acaba? Sarışın, kendini çabuk toparladı. Üzülmeye gerek yoktu, biraz daha oturursak, nasılsa bir Türk düşerdi Flore Kahvesi'ne. Düşmemesine olanak yoktu bir dostun, günlerden pazar ve hava güzeldi.
Üstelik yarımşar tostla doymamıştık. Battı balık yan giderdi. İçeri atılacaksak, bari bu kadarcık için olmasındı. Türk gelecekse, biraz az, biraz fazla, nasıl olsa öderdi. Zaten garsonu da bir şeyler yiyerek oyalamak, zaman kazanmak gerekiyordu. Birer tost, birer kahve daha söyledik, yanına bir de güzel Fransız konyağı istedik. Hem korkuyor, hem de katılıyorduk gülmekten.
Derken beklenen Türk, Flore Kahvesi'ne düştü. Kim olduğunu ne ben, ne de sarışın bugün artık anımsamıyoruz. Demek ki nankörmüşüz. Ama kendisini olağanüstü bir içtenlik, çığlık çığlığa bir sevinçle karşıladığımızı ve yakasına yapıştığımızı biliyoruz.
Almanya'daki RP'lilerin, Ziraat Bankası'ndan 200 milyar hortumladığını okurken geldi bütün bunlar aklıma. Kimilerinin yaşam keyifleri hortumlara, kimilerinin pamuk ipliğine bağlıdır. Ama hortumların, nerede olurlarsa olsunlar kalın yaşadıklarını ve mutluluğu, pamuk iplikleri gibi ince ince saramayacaklarını düşünüyorum.
