Bugün, İstanbul
Radikal · 1 Kasım 1997
"Kemerlerinizi bağlayınız..." dedi hostes.
Gece indi Orly Havalimanı'na. Kuru, soğuk, bıçak gibi keskin bir gece. Zaman, Türkiye saatiyle (TSİ denir gazetecilik dilinde) on dokuz otuz. Acaba şimdilerde, yükünü almış mıdır, Beyoğlu'nun barları, İstanbul?
"Sigaralarınızı söndürün, koltuğunuzu dik duruma getirin..." dedi hostes.
Gözümün önüne, daha yolculuk başlamadan uçağın İstanbul'a gece inişini getiriyorum. Genelinde, yazdıklarımı anımsamam. Ama bunu ezbere biliyorum: "Marmara'nın yüzü uzaya benzer geceleri. Derin karanlığında gemilerin pır pır ışıkları yıldızlanır. Hani bir uçak içinde olduğunu unutsa insan; yeryüzü nerede, gökyüzü nerede, yeryüzünden mi gelip gökyüzüne, ya da tam tersi, demem o ki, kafası karışabilir. Belki gemiler yıldızdır, yıldızlar da gemi olabilirler..." diye yazmışım. İstanbul'a her gece inişinde ve yıllar sonra, aynı duyguya kapılıyorum.
"Cep telefonları uçağın uçuş cihazlarını etkilediğinden ciddi bir tehlike arz etmektedir. Lütfen kapatınız..." dedi hostes.
Ali Arif Ersen, bir güzel insan. Son yıllarda en beğendiğim, yaşamın minicik ayrıntılarından derin dünyalar yaratan bir ressam, arkadaşım. Nişantaşı'nın bir çatı katında, Memet Baydur'u ve beni, oturduğumuz koltuklardan kıpırdatmadan bir devri aleme çıkarırdı Ali. Yıllar geçti, tespih taneleri gibi dağıldık. Memet, Washington'da. Ben, Paris'te. Ama içimizde en uzun yolculuklara çıkan, yine de İstanbul'dan ayrılmayan Ali Arif Ersen. İlk işim, onun Urart Sanat Galerisi'ndeki sergisini gezmek olacak. Haberi geldi. En kapalı ve sınırlı mekânlarda, umulmadık özgürlükler, açılışlar ve çıkışlar yaratan Ali, bu kez 'otellerdeki açık büfeler gibi bir sergi' düzenlemiş. 'Oteller Kenti' başlığıyla, yaşamın 24 saat durmadan döndüğü, saatleri kiralık bu tiyatro sahnesinin, otel kulislerinin, herkese ait ve kimsenin olmayan mekanların resimlerini yapmış. Sıradanın, anılarla yüklenince özelleşen kimliğini çizmiş, hepimizin otellerinin.
Eğer uçağımız düşerse, hiçbir işe yaramayacağını bile bile, oksijen maskesi ve cankurtaran yeleğinden oluşan alet edavatı çıkardı hostes. Acaba sağ salim İstanbul'a varacak mıyız?
Uçağın burnu dikildi. Aynı çelik kutuya hapis bir avuç insan, bir makinenin beynine, bir de tanımadığımız sürücüsüne güvenerek, karanlık göğün bilinmezliğine daldık.
Taksim'de bir gece yarısı, meydandan gelip geçenlere iki yüz bin lira karşılığı teleskopla gökyüzünü seyrettiren adam, bu gece iş başında mıdır acaba? Bizim uçağımızı görür mü, görürse bilir mi onu düşündüğümü? Belki de Paris kadar soğuktur İstanbul. Ve teleskoplu adam, yıldızların yalnızca yaz gecelerinde parladığını bilir. Taksim Meydanı'nı, gelecek yaza kadar terketmiştir.
Ama her yer soğuk olamaz İstanbul'da. Nevizade Sokağı sıcaktır. Balık pazarının sundurmalarına kıvrılmış kedilerin, sıcaktır bedenleri. Ablamın yüreği sıcaktır. Çok da iyi ısınmayan evde ve son yağmurlarda akan çatının altında, ama eniştem mutlaka aktarmıştır damı, gözleri yollardadır ikisinin de. Mutlaka sıcak bir çay, bir de yumuşacık kıymalı börek bekliyordur mutfakta. Beklemek ve beklenmek. Sevmek ve sevilmek. Bakmayı bilmek, görmeyi bilmek. Kısaca ve özetle, yaşam.
Bugün, İstanbul.
Bekleyin beni. Bugün, TÜYAP Kitap Fuarı'nda sizlerle birlikte olmaya geliyorum.
