Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1997

Tahammül

Radikal · 3 Kasım 1997

Dün milletçe birinci yıldönümünü kutladığımız SS, yani Susurluk Skandalı ile Prenses Diana'nın Paris'te ölümüyle sonuçlanan Mercedes kazası arasında müthiş bir ilişki var, sevgili okurlar. SS'in (Susurluk Skandalı diye yazmaktan bıktım çünkü) bütün devleti içine alacak biçimde dal budak sardığını biliyoruz, ama Diana'nın ölümüyle bağlantı kurmak, ilk bakışta inanılmaz geliyor. Oysa SS ve Diana kazası, son zamanlarda Paris'te anlatılan en gözde fıkrada birleşiyorlar.

Paris halkı, yalnızca zarafetiyle değil, entellektüel gaddarlığıyla da ünlüdür. Siz yedi düvel Diana'ya ağladı sanıyorsunuz, değil mi? Oysa hain 'parizyen'ler katıla katıla gülüyor. Susurluk'u Diana'ya bağlayan fıkra, aslında bir bilmece:

Soru: Bir Mercedes'le, bir polis ekip otosu arasında fark var mıdır?

Yanıt: Yoktur. Her ikisini de sarhoş bir sürücü kullanır. Sürücünün yanında mutlaka bir polis vardır. Arkada da bir maganda ve bir orospu oturur!

Gel de Susurluk'taki Mercedes'i düşünme!

Türkiye'nin içine düştüğü ayıba tahammül edemiyorum artık. Ayıplı politikacıların, ayıplı işadamlarının, ayıplı memurların el ele dolaştığı, ayıplı meslek erbabının at oynattığı bu devlete hiçbir güvenim kalmadı. Bir avuç aydınlık insanın, bir avuç temiz yüreğin, kara üstüne düşmüş bir ak leke gibi tutsak alındığı bu ülke, bu düzen, bu toplum, her gün, her an yeni bir düş yıkımına uğratıyor sizi, beni.

Fransız Kontu Lautrêamont, bir kabir mezarda yatar. Kabrin kapısını açıp mezara girenler, şöyle bir kitabeyle karşılaşırlar: "Kim açtı benim ebedi istirahatgâhımın kapısını? Kimse girmesin demiştim. Kim olursanız olun, uzaklaşın!"

Lautrêamont Kontu'nun küskünlüğünü daha iyi anlıyorum şimdi.

Oysa yaşamdan hoşnut olmak, şımarmak için pek çok nedenim var. Geçen cumartesi, en güzel günlerimden birini yaşadım. Ne kadar çok, ne kadar güzel insanlarmış benim okurlarım! Gencecik üniversite öğrencileri, yaşıtlarım, annem ve babam olmalarından gurur duyacağım insanlar, hepsi aydın, dürüst ve sevgili; hepsi uzattıkça kitaplarımı, tertemiz elleri, güleç yüzleriyle, gurur ve utançla doldu yüreğim. Gururla, çünkü nerelerden nerelerden kalkıp gelmişlerdi. Utançla, çünkü onlara layık olmak için ne yapmıştım ki ben? Aralarında her yazım için bir özün (yani şiir) yazan Osman Numan Baranus, Selçuk Erez, Ferruh Doğan gibi ağabeylerim, sıra beklemekten gocunmayan koca koca hocalar; dünyanın en mutlu ve mahcup insanıydım onların önünde. Gazeteler promosyon armağanları veriyorlar ya, benim imza gününün promosyonu da Atıf Yılmaz ve Lale Mansur'du. İmzanın sonuna doğru arz-ı endam ettiler ve benim kitaplardan alan okurlar, Türk sinemasının bir büyük yönetmeni ile bir büyük oyuncusunun ellerini 'promosyon olarak' sıkıp ayrıldılar TÜYAP'tan.

NTV kanalının başarılı programcısı, dostum Fatih Türkmenoğlu, Atıf ve Lale ile yarenlik ettik sonra. Söz döndü dolaştı, Türkiye'de sizin ve bizim ne kadar yalnızlaştığımıza dayandı. Aslında ne kadar çoktuk, ama bir o kadar da dağınık. Bir türlü bir araya gelip, gücümüzü birleştiremiyor, gösteremiyor, egemen kılamıyorduk. Çünkü güzel yemekler hep değişik tabaklarda, ayrı ayrı sunulur. Oysa dışkı, aynı kıvamda ve bir öbektedir. Devletin içinde boğulduğu Susurluk örneği.

Bu, pislik üstünde açan bir çiçek gibi, beni geçen cumartesi okurlarıma kavuşturan mutlu parantezi, Şafak Pavey'in selamını hiç unutmayacağım. Hepinize, Milliyet Yayınları çalışanlarına ve yönetici (okuldaşım) Zeynep Çağlıyor'a teşekkür ederim.

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1