İnsan gibi yaşamak
Radikal · 7 Kasım 1997
Anaların ne tahtını, ne de bahtını yapamadığı çocuklardandı Liliane Bernardini. İkinci Dünya Savaşı'nı, Almstadt temerküz kampında, yakılan cesetlerin kemiklerini küllerden ayırıp, bir el arabasıyla toplu mezarlığa götürmekle görevlendirilen anacığına yardım etmekle geçirdi. Hayır, Yahudi değildi Liliane'ın annesi. Yalnızca 1941 yılında ve Alman işgali altında, Alman yurttaşlığına geçmeyi reddeden bir Alsace milliyetçisiydi. 1945 yılında, Fransa'nın düşman çizmesinden kurtuluşuna birkaç ay kala, yine Almstadt temerküz kampında bir nazi subayı, yavaş çalıştığı gerekçesiyle tüfeğinin dipçiğini Liliane'ın kafasına indirdi. Altı yaşındaki Liliane saatlerce baygın ve bu darbeden kendisine, bütün ömrü boyunca kurtulamadığı sara hastalığı kaldı.
İkinci Dünya Savaşı'nın bitimi ve temerküz kampından kurtulmak, Liliane için güzel bir yaşamın başlangıcı değildi. Mahrumiyet yılları birbirini izledi. Bir gün Strasbourg sokaklarında amaçsız dolaşırken, sara krizine tutuldu. İki kişi yardımına koştu. Bunlardan biri Muhammed Amri'ydi. Liliane güzel bir kadındı. Cezayirli işçi, onu evine götürdü, yedirdi, içirdi ve şefkat gösterdi. Bugüne kadar kimseden böyle bir insanlık görmemişti Liliane. Muhammed Amri'yle kaldı. 1963 yılında, eşi, iki aylık bebeği ve bir bavuluyla Skikda dağlarına doğru yol alırken, Cezayir'e tatile gittiklerini sanıyordu Liliane. Oysa Muhammed'in köyüne vardıktan kısa bir süre sonra, Fransız kimliği ve pasaportu "kayboldu" genç kadının. Onun haberi yoktu, ama Oued Taga köyünde otuz iki yıl sürecek yeni bir yaşama başlıyordu. Çabuk alıştı Liliane. Artık Kabil'lerin dilini konuşuyordu. Karın yolları kestiği soğuk kış gecelerinde, kendi kendine, göbeklerini bir jiletle kestiği Malika, Hurya, Nureddin ve Yusuf'u doğurdu. Doğurmadıklarını da, kocakarı ilaçlarıyla düşürdü, tüm köylü kadınlar gibi. Sarasını otlarla tedavi ediyordu. Mutluydu. Fransa'ya dönmeyi aklına bile getirmiyordu.
Derken 1990'lı yıllar geldi çattı. Liliane'ın kapısına otuz yıldır kendisine hiç söylemedikleri 'Rumya' sözcüğünü yazıp kaçtılar. Bir de haç işareti koydular. Günlerden bir gün, dağlarda koyun otlatırken İslamiyetçi eşkıyalarla yarenlik eden kocası Muhammed, Liliane'dan çarşaf giymesini ve eve kapanıp oturmasını istedi. "Yoksa," dedi, "Seni mücahitlere ihbar ederim!"
Belki kocasıyla mücadele edebilirdi Liliane. Ama en büyük darbe, oğlu Yusuf'tan geldi. Sakat kardeşinin bütün harçlıklarına el koyan Yusuf, annesi Liliane'ın da parasını almak istiyor ve "Yoksa," diyordu, "Ben de onlara katılacağım." Tehdit açıktı. Skikda dağlarına çıkan İslamiyetçi eşkıyalara katılabilmek için, mücahit adayının köyüne dönüp, ailesindeki "kâfirleri" kendi elleriyle öldürmesi gerekiyordu. Kızları evlenip gitmişlerdi. Bir kez daha ölüyordu Liliane.
Fransa'da yayınlanan ve Cezayir'de yaşayan Fransız kadınların anılarından oluşan kitaptan aldığım bu öykünün kahramanı Liliane, artık Paris'in hüzünlü ve karanlık bir varoşunda, on beş metre karede, Fransız hükümeti tarafından yaşatılıyor. Bir daha hiç dönemeyeceği Oued Taga'dan söz ederken hâlâ 'köyüm' diyor ve bu söze şaşıranlara şaşırıyor. Fransız domateslerini çok tatsız buluyor, kendi bahçesindekileri özlüyor.
İstanbul'dan Paris'e uçarken, ben bu kitabı okuyordum. Yanımdaki sıkma baş ise, 'İslamiyet'te Ahlak'ı.
İnsanlığa ihanetin yeni adı, dini ahlak. Ya ırkçılığın?
