Ekmek parası
Radikal · 10 Kasım 1997
Haberi okurken gözlerime inanamadım, şaşkınlıktan dışarı uğradılar: iki elimi bastırarak güçbela yuvalarına yerleştirdim. Küçük dilimi yutuyordum ki, son anda yakalayıp geri çektim, kıl payı kurtuldum boğulmaktan. Haber, bir para haberiydi. Doğruysa eğer, Avusturya'nın Kurier gazetesi, değişik uyruklarda paraları fiziksel zorluklara karşı dayanıklılık testine tabi tutmuş ve Türk Lirasını, tüm testleri başarıyla geçen en dayanıklı para seçmişti!
Korkunç bir kuşku kemirmeye başladı içimi. Acaba sizin benim bildiğimiz, düşen değerine ve yükselen sıfırlarına bir türlü yetişemediğimiz, aldığımızı verdiğimize yetiştiremediğimiz, hep buruşuk, hep kirli, kimisi yırtık, kimisi pırtık, çoğunlukla paramparça Türk Lirası banknotlarından başka; bizim elimize düşmeyen, bize layık görülmeyen, soylu, şık, kaliteli, sağlam ve dayanıklı, başka bir tür Türk Lirası daha mı vardı piyasada?
Darphane'de 'birinci sınıf', 'ikinci sınıf' diye ayrılan çifte standartlı paralar basılıyor, bizim erişemediğimiz toplum sınıflarına birinci hamur, ikinci sınıf yurttaşlardan oluşan bizlere ikinci hamur TL banknotu mu servis yapılıyordu acaba?
Sahnelerimizin ve ekranlarımızın manevi değerleriyle yükselen, dişi yavşaklıkta milli atletimiz Zülya Yavşar hamfendiyle ilgili bir başka haberi okurken, kuşkularım daha da arttı. (Bu arada, Türk politika, coğrafya ve tarih edebiyatına son yıllarda altın harflerle yazılan 'yavşak' sözcüğüne bir açıklık getirmek isterim: kendileri, sirkesinden yeni çıkmış bit yavrusu demektir. Bkz. Ali Seydi'nin Türkçe Lügati, 1929 Cihan Matbaası.)
Zülya Yavşar, uzun ıkınıp sıkınmalardan sonra kaldığı hamileliğin burnuna kadar şişirdiği karnına rağmen; televizyon kameraları önündeki ulvi vazifesini ifaya devam, yani göbek hoplatıp meme mıncıklamayı, kalça kıvırmayı ve söz sünnetini sürdürüyordu. "Hamilesin, artık hoplayıp zıplama" diyenlere de pek kızıyor "Benim devlet memurundan ne farkım var? Çalışıp ekmek paramı kazanıyorum," diyordu.
İstanbul'a geldiğimde, gazeteci arkadaşlarımdan Zülya Yavşar fendinin, henüz karnındaki bebeği, bilmem ne reklamlarına aklımda tutamadığım sayıda sıfırları olan bir meblağa 'sattığını' ve daha doğmayan yavrusuna gönderilen 800 milyonluk armağanı ham yaptığını öğrenmiştim. Aman Allah! Ne tükenmez, ne pahalı, ne menem bir ekmekti ki Zülya'nın ekmeği, hamilenin bunca emeğine ve kalça terine karşın, parası bir türlü toplanamıyordu. Bu ahval ve şerait içinde, eğer Zülya Yavşar'ın herhangi bir devlet memurundan farkı yoksa, farkı gerçekten TL banknotlarında aramak gerekiyordu. Zülya hamfendiye ödenen Türk Liralarıyla, devlet memuruna ödenen banknotlar aynı olamazdı. Tıpkı, yoksulun parasızlıktan satışa çıkardığı çocukla, Zülya Yavşar'ın daha doğmadan reklama sattığı çocuğun aynı olamayacağı gibi. Yoksulun çocuğu, ana babasının Türk Lirası gibi ikinci sınıftı kuşkusuz. Kemikleri eriyen, bebekken yaşlanan, yaşarken ölü, dayanıksız ve buruşuk. Zülya'nın çocuğu birinci sınıftı elbette. Birinci sınıf olduğu için, daha doğmadan satın almışlardı. Sağlam ve dayanıklı bir yatırımdı. Alana da, verene de kazandırıyordu.
Artık kesinlikle eminim. Avusturya gazetesi Kurier'in eline, bizim TL'leri değil, Zülyaların ve Yavşarları yaratan yavşakların banknotlarından geçmişti. Onların para gözlerini doyurmak için özel banknotlar ve başka türlü 'ekmek' gerekiyordu. Çocukları, daha doğmadan oburdu.
