Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1997

Tarih ve yalan

Radikal · 12 Kasım 1997

Bilgisayarımın başına oturmuş, dalgın dalgın çalışıyordum. Prof. Nimbus tepemde bitince şaşırdım. Çünkü kendisi yalnızca yemek yemek ve banyoya gitmek için laboratuvarından çıkar, bizim evde yaşadığını o zamanlar anımsarız. İtiraz kabul etmeyen bir sesle açıkladı: "İnternet adresini değiştiriyoruz!" Oğlum, gazeteye yazdık, bir sürü okur mektup gönderiyor, öyle zırt pırt adres değişmez, diyecek oldum. Nuh, diyor, peygamber demiyor. Kullandığımız (yani onun kullandığı) servörün müşteri hizmetinden memnun kalmamışız, serbest rekabet kurallarına uygun olarak biz de başka vericiye girecekmişiz. Ben sanıyorum ki, servör değiştirmek, sözleşme iptali falan, günler alacak. Ne münasebetmiş. Klavyesinin tuşlarını iki tıklatıp bir bastı, o saat değiştirdik internet vericimizi. Haberiniz olsun diye söylüyorum, artık aşağıda yazılı yeni adresteyim. İnşallah bu servörden memnun kalırız, yani Prof. Nimbus kalır da, E.mail yollarında kaybolan internotlardan olmayız.

Prof. Nimbus'u ben doğurdum ama, vallahi oğlum olduğuna inanamıyorum. Çok terbiyeli bir uzaylı. Daha küçücüktü, benim küçükken yaptığım hiçbir şeyi yapmıyordu. En büyük tartışmamız, tarih bilgisizliğidir. Ve bu bilgisizliği öz tarihinden başlar. Atasının Atari, babasının PC kod adlı bir bilgisayar olduğunu düşündüğünden kuşkulanıyorum. Bana çaktırmıyor ama, buna inandığına eminim. İkinci Dünya Savaşı'nı da Luke ve Prenses'in kazandığı Yıldız Savaşları sanıyor zaten. Bir gün karşıma alıp, "Bak oğlum, tarih okuman ve öğrenmen gerek" dedim. "Kılavuzu Windows 95 mi?" dedi. "Elbette hayır" dedim. "Sana kitaplar vereceğim, insanlığın geçmişini, Türk ulusunun nerelerden nerelere geldiğini öğreneceksin."

"Olamaz," dedi. "Neden?" dedim. "Teorik olarak mümkün ama, teknolojik olarak henüz geçmişe dönemiyoruz." Zaman makinesine binmenin söz konusu olmadığını, yalnızca tarihi bilmek gerektiğini anlattım. "Peki tarih bilmek ne işe yarar?" diye sordu. "Geleceği öngörmeye, daha iyi koşullarda hazırlamaya," diye yanıtladım. Bir an durdu. "Sen tarih biliyorsun değil mi?" dedi bana. Gururla, "Evet" dedim. "Senin kuşağın ve senden öncekiler az çok, ama hep tarih biliyorlardı değil mi?" diye sordu bu kez. Başımı salladım. "Peki dünyanın bu hali ne? Şimdiki zamanı sizler hazırlamadınız mı? Öyleyse tarih kötü bir kılavuz. Öğrenmemekte yarar var," demesin mi? İşin içinden nasıl çıkacağımı düşünüyordum ki, "Geçmiş, geçmiştir. Geleceği iyi hazırlamak için bugünü yaşamak gerekir," deyip kesti tartışmayı, girdi laboratuarına, yalnızca bilimkurgu filmcilerinin kabul edip bilginlerin reddettiği 'suyun belleği' kuramı üstünde çalışmaya başladı bilgisayarında.

Neyse ki internete girdiğimizden beri, bana Türk gazetelerini açıyor da, ben okurken o da bir şeyler öğreniyor. Ancak dün, tüm birinci sayfalarını 10 Kasım'a ayıran gazeteleri okurken kafası karıştı. Tüm basın onun öldüğünü sandığı Atatürk'ün yaşadığını iddia ediyormuş. Üstelik bir ölüm yıldönümünün 'coşkuyla' kutlanmasını hiç anlamamıştı. En vahimi, herkesin Atatürkçü olmasını bir türlü almıyordu aklı. "Sen Atatürk düşmanı mısın yoksa?" dedi bana. Tokat yemiş gibi sarsıldım. "Öyle ya" diye üsteledi. "Senin sabah akşam küfrettiğin adamlar, tapıyorlar Atatürk'e, baksana!" Ekranda Necmettin Erbakan ve Şükrü Karatepe vardı. İkincisi tekbir yerine Atatürk getiriyor, diğeri partisini Atatürk'e dayanarak savunmaya hazırlanıyordu.

Prof. Gökçe'ye tarihten falan önce, YALAN'ı öğretmek gerekiyordu galiba.

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1