Ah canım...
Radikal · 19 Kasım 1997
Söyleyin bana dostlar, biz mi aklımızı oynattık, yoksa Türkiye mi çıldırdı? Mehmet Ali Ağca'nın Abdi İpekçi'yi öldürdüğü suikast davasında yargılanan ve Papa'yı öldürmeye kalkıştığı suikastın kilit isimlerinden Oral Çelik, evlenmiş. Düğün salonuna otağ kurulmuş, yeni evliler altın ve dolar yağmuruna tutulmuşlar. Buraya kadar olağan. Topluma kurşun yağdıranların tepesine adalet kılıcı inecek değil ya, elbette altın dolar boşalacak. Peki ama, KKTC Devlet (ortada bir devlet varsa eğer) Başkanı Rauf Denktaş'ın Oral Çelik'i kutlaması ne anlama geliyor? Kıbrıs konusunda herkesin (ben hariç) üstünde birleştiği ortak değerimiz Denktaş'ın, adanın kuzeyini ülkücü mafyaya teslim eden, silah ve uyuşturucu kaçakçılığının servis masası ve kumarhane masalarını kara para aklama tesisleri haline getiren 'milliyetçi' politikanın tetikçilerine bir minneti mi var?
Rauf Denktaş, pek babacan bir adamdır. Kendisiyle ilk kez, 1993 yılında, BM merkezinde, Kıbrıs için çözüm arayan görüşmelere geldiğinde karşılaşmıştım. New York'a kadar gelmişti ama, hiçbir şeyi görüşmemeye ve çözmemeye kararlıydı. Fotoğraf makineleriyle oynuyordu. O gün bugündür, her yere hiçbir şey görüşmemek ve çözmemek için gidiyor ve fotoğraf makineleriyle oynamaya devam ediyor. Aslında sevimli Denktaş'ın günahını almayayım. Düğünlerine tebrik gönderdiği çakalların kendisine verdiği direktifleri yerine getirmekten başka fonksiyonu yok zavallının. Olmayan bir devletin, sanal başkanı olmak kolay değil. Zaten anavatan Türkiye'nin, Kıbrıs'ta tezgâha koyduğu 'ülkücü' politikanın da sanal olmayan tek yanı, çetelere kazandırdığı şıkır şıkır altınlar ve gıcır gıcır dolarlar.
Denktaş, fotoğraflarıyla Paris'te bir sergi açtı sonunda. Kendisiyle ikinci kez bu sergide karşılaştık. Yanında, halkla ilişkiler ve sanat danışmanı diye bir adam gezdiriyordu. Magandayla zonta karışımı bir zattı ve Paris'e gelirken KKTC'den aldığı harcırahtan söz ederken, 'komisyon' diyordu. Kıbrıslıların Türkçesi kıttır biliyorsunuz. Varın anlayın.
Geçelim.
Kendisine İngiliz sosyalist Tony Blair'i örnek alan, ama yolunu şaşırıp muhafazakar ANAP'tan belediye başkanı ve istemeden trilyoner olan müstafi politikacımız Gülay Çokay Aslıtürk, eşinin Fransa Cote d'Azur sahillerindeki gayrimenkullerinden yalnızca birinin, villasının tadilatını denetlerken: "Kimseyi suçlamıyorum. Bağımsız yargı istiyorum," demiş ve mutlu çift, siyah Jaguar'larına binip vınlamış.
Ah, canım...
Eski atık Gülay Aslıtürk'ü yargılayacak olan bağımsız Türk adaletini düşündüm. Evlerine her gün et götüremeyen, Fransa'nın Güney sahillerinde değil gayrimenkul, tatil yapmak olanağını, kırk yıl adalet dağıtsalar yine de bulamayacak olan Türk yargıçlarını, savcılarını... Rüyalarında bile göremeyecekleri paraları yargılarken, bu davada gözleri hiç takılmayacak mı acaba kendi yorgun pabuçlarına? Kol ağızları erimiş gömleklerini cüppelerinin içine mi çekerek saklayacaklar?
Fransa, garip bir ülkedir. Fransız vergi dairesi, bir süredir benim yalnızca Türkiye'den, yani gazetemden gelen aylıklarımı vergilendirmeye hevesli. Vergi dairesini mahkemeye veriyorum. İşte bu davada, alacakları hiçbir şeyi olmayan benim, Türkiye'den gelen aylıklarımı vergilendirmek isteyen Fransa'nın, Gülay Hanım'ın kocası Orhan Aslıtürk'ten bu ülkedeki varlıkları üzerinden ne vergi aldığını soracağım. Uluslararası anlaşmalara göre bu hakkım var. Ortalık epeyce karışacak. Şimdiden keyifleniyorum. Ancak Orhan Efendi gibilerinin, sayemde ve benim dava yüzünden, başlarının epeyce ağrıyacağına kuşkunuz olmasın.
