Kastamonu, Ordu, Merzifon, Ünye... Nist!
Radikal · 21 Kasım 1997
Teknolojide çok ileriyiz, çok! Her gazetemizin kristal kuleleri, gıcır gıcır matbaaları, kimselerde olmayan bilgisayar sistemleri var. Öylesine ileriyiz ki çağdaş teknolojide, dünya basınına parmak ısırttırıyoruz. Ama işte, maateessüf, bozulacak et gibi soğuk hava depolarında ya da havası alınmış cam fanuslarda korunan "ana" bilgisayarlarımız bazen (sık sık) bozuluyor, ya da telefon hattının bağlanma hızı, bir türlü bizim programların hızına denk düşmüyor. Geçen hafta Dublin'de böyle bir talihsizlik yaşadım ve babadan kalma faks yöntemini bile kullanamayıp dededen kalma "kod"lama yöntemiyle, telefonda yazdırarak geçebildim yazılarımı. Kodlama yöntemi, iyi bir coğrafya bilgisi gerektirir. Çünkü anlaşılmayan her sözcüğün, kent ya da özel isimler sıralayarak ilk harfleriyle yazılması demektir. Telefonun Dublin'deki ucunda ben, İstanbul Radikal'deki ucunda cefakâr bir arkadaş, iki gün süreyle iki koca yazıyı, James yazabilmek için Jale-Ankara-Merzifon-Edirne-Samsun'u dolaşarak; Joyce'u Jale-Ordu-Yozgat-Ceyhan Edirne hattından geçirerek becerdik ve zavallı Oscar Wilde'ı Osmaniye, ilifke, Cihangir, Ardahan, Rize, Washington, İzmir, Lüleburgaz, Diyarbakır, Ezine güzergâhında gezdirdik.
Dublin'den dönünce bir de ne göreyim? Güzelim İrlanda "Pub"ları, olmuş size "Bub". Haydi yazının içinde küçücük geçse, neyse. Ama koca başlıkta: "Bub Edebiyatı"nı görünce, düşüp bayıldım. Sanırım sevgili cefakâr Radikal'ci arkadaşım Polatlı'yı bilmiyordu. Bolatlı, anlamıştı. Ben de nereden çıkarırım Polatlı, Merzifon gibi antikalıklar? Polonya ya da Malatya desene, be kadın! Hayır, inadım inat, illa da babacığımın askerlik mesleğini icra ettiği yurt köşelerine takılacak aklım. Ancak, anlı şanlı dünya basın kuruluşu FİEJ'in, VİEJ diye geçmesini bir türlü anlayamadım. Herhalde çilekeş yazmanım, benim ukalalıklarımı dinlemek yerine o sırada kaydırak kaymayı hayal ediyordu. Haklı.
Derken aynı gün, Fransız Komünist Partisi'nin eski genel sekreteri Georges Marchais'nin öldüğünü öğrenerek, ikinci kez düşüp bayıldım. Demek dinozorlar da ölüyordu. Oysa bu hayvancıklar, benim bildiğim tarihten, yalnızca ot yedikleri ve belli bir zaman sürecinde bütün otluklara kıran girip aç kaldıkları için silinmişlerdi. Georges Marchais ise bir etoburdu, partisinde ne kadar parlak adam, özgür beyin varsa, hepsinin kafasını yiyerek semirmiş, 1994'e dek, yirmi iki yıla damgasını vurmuştu. Bir an hayallere daldım. Yirmi iki yıl bir partinin yönetiminde kalmak, bizim ülke politikacıları için rekor sayılmazdı. Geniş genelinde hepsi bu süreyi aşmıştı maşallah. Demek ki onlar, daha çok etoburlar.
Gelelim Georges Marchais'ye. Bu sıra dışı insanın ne kendisini, ne de partisini hiç sevemedim. Komünistlere düşman olduğumdan değil. Önceleri, bir komünist parti liderinin İkinci Dünya Savaşı sırasında, parti üyeleri direnişe geçerken, Alman Messerschmitt fabrikalarında gönüllü işçilik yapmasını anlayamıyordum. Yakın zamanda Marchais'nin savaş yıllarında Almanya'da Sovyet casusu olarak çalıştığı ve Komünist Parti liderliğine 1972 yılında Sovyetler'in icazetiyle seçildiği ortaya çıktı. Komünist Parti'nin malı Sovyet, ruhu Marchais idi. İkisini de yitirdi. Üç yıldır, üzerindeki ölü toprağını silkemiyor.
İhanetin adı bir zamanlar KGB'ydi. Şimdi CIA. SSCB çöktü, Fransız Marchais gömüldü. Darısı ABD ve Türkiye'de cirit atan CIA'lı politikacıların başına.
