A, B... Beaujolais!
Radikal · 23 Kasım 1997
Zaman ve değişim, hiçbir ülke ve toplum için akışı durdurulamayacak gerçeklerdir. Ancak Fransa, tüm zamanlarda meydan okuyan ve değişimlere kafa tutmuş, tutmakta ve tutacak olan üçlü bir sacayağına sahiptir. Şarap, peynir ve ekmek. Dünya nereye giderse gitsin, yemek içmek alışkanlıkları hangi ivmeyi kazanırsa kazansın, Fransızların asla vazgeçmeyeceği temel değerlerdir bunlar. Ancak şarabın yeri, bambaşkadır. Çünkü Fransa'da şarap, durduramadığı zamanı her yıl üç gün süreyle unutturur. "Beaujolais Nouveau Est Arrive!", sözcüklerinin, "Açıl susam, açıl!" türünden büyülü bir anlamı vardır ve Türkçemize "Yeni Beaujolais Geldi" diye çevirebileceğimiz bu tümcenin (ya da cemrenin) toprağa düşmesiyle, sular durur, şarap akmaya başlar Fransızların kanında.
Her kasım ayının üçüncü perşembesi, kutsaldır. Çünkü 1967 yılından beri Fransa ile birlikte 152 ülkede, aynı gün, o yılın taze Beaujolais şarabının tadına ilk kez bakılır. Bakılır da geçilir mi? Diğer ülkeleri bilmiyorum ama, Fransa'da elbette ki hayır. Üç gün üç gece süreyle, tüm şarap düşkünleri, en çılgınları hiç uyumadan, o meyhane senin, bu meyhane benim gezerler; yalnızca mideyi sağlam tutmak için yemek yenir, ama içilir, içilir, içilir. Paris'in güzelim "bistro'larında, kasım ayının üçüncü cuma günü, karşılaşacağınız sohbet bellidir:
"Ne kadar oldu?"
"Yirmi beşi devirdik!"
"Ben henüz on altıdayım. Biraz ara verip devam edeceğim."
Sayılar, şişeleri değil, hiç uyumadan geçirilen saatleri ifade eder. Çünkü kaç şişe devirdiğini kimse bilmez, önemli olan elden geldiğince ayakta kalmak ve çok meyhane dolaşmaktır. Yıl boyunca kocasına göz açtırmayan pek çok hanım, kocasını perşembe akşamı uğurlayıp, pazar akşamı karşılamaya alışıktır. Hanım daha dayanıklıysa, kocasını gömüp kendisi gezer, bar bar. Polis, bu üç gün boyunca pek anlayışlıdır. Özel ekipler kurulur, eve dönmek isteyip de araba kullanamayacak durumda olanlar, 'bistro' sahibi tarafından çağrılan polis arabalarıyla taşınırlar. Şarap biradan daha mı uygar bir içkidir, nedir, Almanların faşing rezaleti yaşanmaz, Beaujolais bayramında. Kimsenin kimseyi bıçakladığı görülmemiştir, kavga bile çıkmaz pek. İnsanların yeni Beaujolais'ye ilişkin bilgiçlikler tasladığı, şarkıların söylendiği, yeni aşkların doğduğu, barış günleridir bu şarap şenliği.
Beaujolais Primeur dedikleri, bilenler için yalnızca altı aylık ömrü olan, yani yalnızca gençliği güzel olan, taze taze içilen, 'küçük' bir şaraptır. Yıllanamaz. Yaşlandıkça lezzetlenen hanımların yanında, genç bir kız tadı taşıyan, ancak zamana dayanıksız zevkler verir insana. O yüzden, kimi kez Türkiye'de, üstüne ukala ukala 'Primeur' yazılmış ve birkaç yıl öncesinin tarihini taşıyan şarapları görünce pek gülüyorum. 'Primeur'ün anlamı zaten yeni, taze, eskimesi makbul olmayan şarap demek. Bir şaraba 1994 damgasını vurup Primeur diye takdim etmek, Ajda Pekkan'ı Lolita diye yutturmak gibi bir şey.
Size bu satırları, Beaujolais şenliğinde tanıştığım aristokrat şampanya üreticisi Bertrand De Bousquet ve emekli fizik profesörü, yeni şarap uzmanı (ornolog) Marc Bonhomme'la çıktığım bir seferin sonunda yazıyorum. Her aklı başında Türk gibi, ben ara ara eve dönüp çalışıyor, yiyor ve uyuyorum. Ancak onlar, şu anda 48'inci saatlerini tamamladılar. Bir bistroda, seksen üç yaşında, Bruegel'in tablolarından fırlamışa benzeyen yaşlı ve tonton bir hanımla karşılaştık, onun rekorunu kırmaya çalışıyorlar.
