Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1997

AB mi, ABD mi?

Radikal · 24 Kasım 1997

Amerika Birleşik Devletleri'nin dış politikası, zaman zaman gözlerimi yaşartıyor. Aslında "dış" politika kavramını, bu kapsamda kullanmak ne kadar doğru, bilmiyorum. Çünkü dünya giderek ABD'nin içine çekiliyor, tüm dünya politikası Washington'a göre yönlendiriliyor, dolayısıyla tüm ülkelerin tüm sorunlarından ABD "iç" politikası diye söz etmek, pek de abartılı sayılmaz. Benim ABD politikasına döktüğüm gözyaşları, diğer ülkelere yönelik bir girişim söz konusu olduğunda öfkeden, kendi ülkeme dönükse, minnettendir. Çünkü dünyanın anasından emdiği sütü burnundan getiren ABD, nedense Türkiye'yi pek sever, hep kollar ülkemizi.

ABD'nin Türkiye'ye geçtiği son kıyak, yeni Amerikan Büyükelçisi Marc Parris. Adam geldi, ayağının tozunu silmeden ağzından duymak istediğimiz her şeyi söyledi: Amerika, bizi Avrupa Birliği'nin dışında düşünemiyordu. AB'ye girmemiz için her türlü desteği vermeye ve baskıyı kurmaya hazırdı. Elinden geleni ardına koymayacak ve bizi AB nezdinde savunacaktı. Oh, rahatlamıştık. Tüm dünyaya hükmeden Amerika değil miydi? Eninde sonunda Avrupa'ya da sokardı evelallah.

Marc Parris'in ılık bir süt gibi yüreğimi yağlayan sözlerini dinlerken, nereden çıktı bilmiyorum, şeytani bir soru kıvrıldı beynimde:

Ya Avrupa bizi, Amerika'nın tam desteğine sahip olduğumuz için birliğine almıyorsa? Ya AB'ye girmemize yarayacağına inandığımız ABD dostluğu, tam tersine, kapıların kapanmasına yol açıyorsa? Mümkün müydü bu?

Kan ter içinde düşünmeye başladım. AB niçin kurulmuştu? Ana hedefi ve amacı neydi? ABD'nin karşısında yeni bir güç alternatifi oluşturmak değil mi? Niçin birleştiriyorlardı paralarını? Dolara karşı dirençli bir birim oluşturmak için değil mi? Niye tek bir pazar kurmaya çalışıyorlardı? ABD pazarına karşı ağırlığı olan bir piyasa yaratmak için değil mi?

Fransa ile Almanya'nın temellerini attığı AB; başlangıçta Avrupa'nın SSCB ile ABD arasında sandviç olmasını önlemek, yeni ve üçüncü bir merkez yaratmak amacını güdüyordu. SSCB yıkılınca, tek rakip ABD kaldı: Kuralları, bir ahtapotun kolları gibi tüm dünyayı saran Amerikan ekonomisi.

Avrupa Birliği halen ABD hegemonyasına alternatif olmaya çalışıyor. Bu kapsamda, İngiltere'nin Amerika yanlısı politikalarıyla nasıl olup da AB içinde yer aldığı sorulabilir. Ancak bir Avrupa Birliği, ister Amerikancı olsun, ister Çinci, ister Japoncu, elbette İngiltere'yi sınırları dışında bırakamazdı. Zaten başına iş açan, pek çok kararın alınmasını engelleyen, sorunların çözümünü kilitleyen, örneğin ortak para birimine geçişi geciktiren bir İngiltere'nin yanına, ikinci bir Amerikan güdümlü ülkeyi, yani Türkiye'yi de katmanın alemi var mıydı?

Bir an bir mucize olduğunu ve Türkiye'nin AB'ye girdiğini düşünelim. Ve AB Parlamentosu'nda, ABD ile boy ölçüşen sosyal ya da ekonomik bir karar alınmaya çalışıldığını. Bu parlamentoda AB üyesi ülkeler, nüfuslarıyla doğru orantılı sayıda milletvekiliyle temsil ediliyorlar. Türkiye'nin nüfusu Fransa'dan fazla. Almanya ve İngiltere'yle birlikte üç büyük Avrupa nüfusundan birine sahip. AB, İngiltere'yle birlikte Amerikan yanlısı oy kullanacak Türkiye'yi ister mi böyle bir kararda? Bugün Avrupa Parlamentosu'nun karar gücü olmadığını söyleyeceklere, ilerde bu yetkilerle donatılacağını anımsatırım.

Sizin anlayacağınız ABD, bizi "piyon"u olarak sokmaya çalışıyor AB'ye. Avrupa da böyle bir manevrayı, yememeye. Gerisi; Kıbrıs, insan hakları falan bahane.

Sakın bana AB'li bir Türkiye, Amerikan güdümünden çıkar, demeyin. Gülmekten ölebilirim.

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1