İşadamlığı ve demokratlık
Radikal · 29 Kasım 1997
Dünyanın en uzun yılan hikâyesi nedir? diye sorarsanız, benim yanıtım hazır: Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkileri. Dile kolay, tam 34 yıldan beri bu birliğe girmeye çalışıyoruz. 1963'te doğan bebeler koca adam oldular, çoluk çocuğa karıştılar, Türkiye hâlâ adam, pardon üye olamadı AB'ye. Amerika ile bozuştuğumuz bir döneme denk gelmişti, İsmet İnönü'nün kafası kızmış: "Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de o dünyada yerini alır" demişti, cart diye imzalamıştık AB'ye giriş metnini. Yani bizim AB'ye başvurumuzun temelinde de dostumuz ABD ile "geçici" bir hırlaşma yatar. Metres tutmak istediğimiz AB, hâlâ kapısında bekletiyor bizi. Oysa Amerika'yla ilişkilerimiz, eskimiş karı kocalar gibi. Kâh dövüşüyoruz, kâh sevişiyoruz, ama birlikte yaşıyoruz. Hırlı gürlü beraberliğimizde Amerika, ülkemizin AB'ye girişinde yardımcı olmaya kalktı mı çok seviniyor, Avrupa üzerinde lehimize kurduğu baskıyı "müdahale" saymıyoruz. Aynı Amerika, bu kez Refah Partisi'ni kapatmayın dediği zaman, "Höst!" diye haykırıyor ve hemen bağımsızlığımızı ilan ediyoruz. İşimize gelen Amerikan müdahalesi, müdahale değil; gelmeyen müdahale, gerçekten müdahale.
Amerika bizi anlamıyor. Avrupa da anlamıyor. Anlayan kim peki?
Geçen hafta Paris'te hummalı bir AB kulisi vardı. Türkiye'nin AB'ye adaylığını gündemden çıkaracak ya da onaylayacak Lüksemburg Zirvesi öncesi, diplomatlarımız bir yandan, işadamlarımız bir yandan, Fransız ilgililere ülkemize ne kadar haksızlık yapıldığını anlatmaya çalıştılar. Diplomatlarımız için doğal da, işadamlarımızın Türkiye'yi savunmakta gösterdikleri performanstan müthiş etkilendim. Diplomat kadar başarılı, ancak diplomat olmadıkları için çok daha özgür ve açık seçik, dolayısıyla en etkili biçimde savunuyorlar Türkiye'yi AB nezdinde. Örneğin bir Alarko'nun sahibi İshak Alaton, hayranlık yaratıyor Fransızlar arasında. Neden? Çünkü Alaton, Rusya'da Fransa'nın yapamadığını başarmış, alamadığı ihaleleri almış, açamadığı kilitleri açmış; Fransız devletinin bütün çabasına karşın giremediği Orta Asya pazarına yerleşmiş. Alaton, Fransızlara: "Eğer Türkiye AB'ye üye olursa, Rusya ve Orta Asya pazarları bizim üstümüzden size açılır," dediği zaman boş laf olmadığını biliyorlar.
Türkiye'nin AB'ye yalnız ekonomik çıkar açısından değil, ülkemize demokrasi ve sosyal devlet kavramının yerleşmesi için girmesini isteyen işadamlarımız var. Örneğin, Uğur Yüce. Türk - Fransız İş Konseyi Başkanı Yüce, dış ekonomik ilişkiler kurulu üyesi diğer meslektaşlarıyla birlikte, yıllardan beri, bilet paralarını, masraflarını kendi ceplerinden ödeyerek Avrupa'yı turluyor ve Türkiye'nin AB'ye giriş davasını savunuyor. Bu adamlar, büyük sermaye sahipleri olmalarına karşın ülkemizdeki ekonomik ve sosyal eşitsizliğe karşılar. Türkiye çetelerin elinde kalmasın, polisler öğrencileri dövmesin, devlet hukuk devleti olsun istiyorlar ve AB'ye girişin, bu birliğin standartlarını bize de getireceğine inanıyorlar. Onlar, para alıp satarak bir sabah servetlerini yüze katlayan vergi kaçakçısı asalaklar değil. Binlerce kişiye iş veren, yatırım sahası açan gerçek işadamları. Uğur Yüce'ye, "Niçin uğraşıyorsunuz?" diye sordum. "Çocuklarımıza daha güzel bir Türkiye bırakmak için" dedi.
Türkiye'nin dramı, çocuklarımızı kendininkiler gibi sevmeyen çok karılı, çok çocuklu politikacılar. İş deyince, yalnız kendi hanesine adam yazılanlar.
