Loto vurgunu
Radikal · 3 Aralık 1997
Hepimiz biliriz, parasızlığın acı olduğunu. Yoksulluk, ıslak bir gömlek gibi yapışmaya görsün insanın sırtına. "Her şeyin başı sağlık," demek zordur açlıktan midesi zonklayana. Sağlığın başı, önce bir dilim ekmek, bir lokma et, su, yani para. Paranın yokluğu ya da azlığı yıkıcıdır, evet. Ya çokluğu? Para çokluğunun yıkıcı olabileceğini düşündünüz mü hiç? Ben de düşünmedim, çünkü 'çok' kavramı özel defterimde hep dertler hanesine yazıldı, para sayfasına hiç ulaşamadı. Ancak, ansızın, küt diye, en beklenmedik zamanda, oluk gibi boşalan paranın 'yıkıcı' olduğunu, Fransa'da eski loto milyonerleriyle yapılan bir röportaj sayesinde anladım. Bir sabah olağanüstü servetlerle uyanan bu (zavallı) insanlar, ne yapacaklarını bilmemişlerdi paralarıyla. Hemen tamamı, havadan geleni suya verdikten sonra kendi sınıflarına, esas konumlarına dönmüşler, yeni arabaları ve villaları saymazsanız tıpkı eskisi gibi yaşıyorlardı. Çoğunun ailesi darmadağın olmuş, tek güvenilecek arkadaşı kalmamış, hatta bazıları intihar etmişti.
Telesekreterde bir mesaj buldum geçen gün, bırakılan adı 'Can' diye anladım, katiyen kim olduğunu anımsamıyorum. "Bana lotodan 35 milyon frank çıktı," diyordu ses. Tam verdiği numarayı çevirmeye hazırlanırken, telefon çaldı, adı Hacı ve ahizenin öbür ucundaydı.
Hacı'yı bir cumartesi akşamı bar bar dolaşırken tanımıştım. Saint Germain semtinin şarap meyhanelerinden birinde garsondu. Şirin, akıllı, ufak tefek bir Türk genci. Yediği gerçek bir Loto vurgunuydu, Türk parasıyla tam 1 trilyon 157 milyar 442 milyonluk bir servet sahibi oluvermişti tek çekilişte. "Seninle bir röportaj yapayım," dedim. "Saat beşte, filanca kahvede buluşalım." Çekingenliğini bastırmaya çalıştığı bir sesle, "Sekizde olsun," dedi. Yemek yiyelim, demek istiyordu. Genç Hacı'nın bundan sonraki eğitimi, paranın açamayacağı kapıları öğrenmekti kuşkusuz. Beşte buluştuk. Elinde cep telefonu, gıcır gıcır lacileriyle geldi Hacı. Kahveye girerken, tam kapıya park edilmiş nefis, üstü açık bir BMW gördüm. Onun olduğuna emindim. Yanılmamışım. "İkramiyenin hemen ertesi günü aldım," dedi. Ferrari istiyormuş ama, bir hafta beklemeye tahammül edememiş, kupe BMW'yle yetinmiş. Hacı'nın sevimli hallerinde değişen, bir tek gözleriydi. Masum bakışlarına, kapkara bir kuşku gelip oturmuştu. Artık her şeye, herkese, "Acaba param için mi..." diye bakmaya alışacaktı. Eski karısını, ailesi zengin olup kendisine hava attığı için bıraktığını anlattı bana. İki yıldan beri, kendi halinde, huyu suyuna uygun bir kızla yaşadığını. Ancak artık o zengindi, kız yoksul. Dolayısile aynı sevgiliyi muhafaza edeceğine emin değildi. Türkiye'den en ünlü Türk aşçılarını getirecek, Paris'in en lüks semtinde, görkemli bir Türk lokantası açacaktı. Resim koleksiyonculuğu yapacak değildi ya, bildiği işin sahibi olmaya çalışacaktı elbet. "Başının gözünün sadakasını ver..." diye başlayan ve hayır kurumlarına bağış yapması öğütlerimi dikkatle dinledi. Ama aklı, Fransa'nın güneyinde bir, Paris'te iki, İstanbul'da üçüncüsünü alacağı evlerdeydi. Ayrılırken fotoğrafını çektim, "Filmin parasını vereyim mi?" dedi.
Almamama şaşırdı. Kıskanç bir trafik polisi, BMW'nin camına cezayı yapıştırmıştı.
Garson Hacı, artık servetin bedelini, her şeyi ödeyerek yaşayacaktı.
