Provokasyon
Radikal · 7 Aralık 1997
Sohbette tahrik, yani provokasyona bayılırım. Söyleşiye ayrı bir lezzet, bambaşka bir heyecan katar. Tabii salaklar tarafından salakça değil, akıllı insanlar tarafından ve zekice yapıldığı zaman. Bugüne değin dinlediğim en zarif provokasyon, Mustafa Kemal Atatürk'e atfedilen bir öyküdür.
Türk ordularının 9 Eylül'deki kesin zaferinden sonra İzmir'e gelen Mustafa Kemal, bir akşam kordon boyunda yemek yemektedir. Gün batımına karşı nefis bir çilingir sofrası kurulmuştur Gazi için. Lokantanın Rum garsonu, büyük bir ihtimamla hizmet etmektedir Türk ordularının muzaffer komutanına. Mustafa Kemal bir ara Rum garsonu yanına çağırıp sorar:
"Söyle bakalım, General Trikopis sizin buraya gelip rakı içti mi?"
"İçmedi, Paşam!"
"Kordon Boyu'nda denize karşı gün batımını seyretti mi hiç?"
"Seyretmedi, Paşam!", diye boynunu bükünce garson, Mustafa Kemal yanıtı olmayan sorusunu patlatır: "Denize karşı rakı içmeyen, gün batımını seyretmeyen Trikopis'in ne işi vardı öyleyse İzmir'de?"
Yine bugüne değin duyduğum en müthiş provokasyon ise, yine Mustafa Kemal'e değinen, ama çok ünlü bir Yunanlı tarafından söylenmiş bir sözdür.
Zozo Dalmas, Yunanistan'da Anadolu havaları söyleyen en tanınmış Rebetiko şarkıcısıdır. Kurtuluş Savaşı'ndan yıllar sonra bile, doğru ya da yanlış, kendisinin bir zamanlar İzmir'de Mustafa Kemal'in sevgilisi olduğu anlatılmaktadır. Ölümünden bir süre önce, Atina'da Zozo Dalmas'la röportaj yapan bir gazeteci, şarkıcıya bu ilişki hakkında terbiyesizce bir soru yöneltir. Bıçkın Rum dilberi Zozo, cevabı yapıştırır:
"Evet, İzmir yanarken ben Kemal'in koynundaydım. Zaten İzmir'i de benim yüzümden geri aldı! Var mı diyeceğiniz?"
Gazete ertesi gün bu sözleri manşetten yayınlar. Ancak tüm kinlerine ve koyu milliyetçiliklerine karşın Yunan halkı, çok sevdiği Anadolu Rumu, şarkıcı Zozo Dalmas'ı bu sözlerden dolayı linç etmez. Ve Zozo, on beş yıl önce, yaşlılıktan, rahat yatağında ölür.
Tüm ülkelerin büyük tarihleri, hem büyük provokatör, hem de devlet adamı olabilenlerce yazılmıştır. Atatürk, Churchill, General de Gaulle gibi insanlar hakkında yazılan binlerce kitap dışında, bir o kadar da tadına doyulmaz öykü ve fıkra olması rastlantı değildir.
Provokasyon var, provokasyon var. Bugün Türkiye'de, farkında mısınız bilmiyorum ama, bu ulusu ve bu halkı korkunç biçimde tahrik eden, aşağılık ve terbiyesizce bir provokasyon var. Şu Sedat Bucak'a bir bakın. Adam, mağaradan çıkamamış bir ilkçağ aşiretinin reisi. Adını yazmasını bilmeyen, eline Kalaşnikof verilen barbarlar ordusunun komutanı yani. Ne diyor savunmasında? "Devletimin yanında yer alıp, devlet düşmanlarına karşı mücadele etmek suçsa, bu suçu kabul ediyorum," diyor. Sen kimsin? Kimin devletini savunuyorsun? Bu devleti savunmak sana mı kaldı? diyemiyor kimse henüz. Bu adamı tutup milletvekili yapıyorlar, yanına komiser verip suikasta yolluyorlar. İşin içinde, eroin de var. Türkiye tarihine, halkına, cumhuriyet ilkelerine, namusa, insanlığa karşı bundan daha büyük bir provokasyon düşünebiliyor musunuz?
Önceki gün, 1991 yılında ANAP'tan milletvekili adayı olan Fazıl Balkan'ın büyük bir eroin kaçakçılığı şebekesi yönettiği ortaya çıktı. Doğrusu milletvekili seçilemediğine çok hayıflandım. Susurluk'taki o arabada, Sedat Bucak'ın yanına çok yakışır, birlikte kurtarırlardı vatanı.
Evet, bizi tahrik ediyorlar sevgili okurlar. Galeyana gelmemiz, çileden çıkmamız için her şeyi yapıyorlar. Devlet onların, en büyük provokatör onlar.
