Beyin sünneti
Radikal · 10 Aralık 1997
Gazeteyi açtım, aman Tanrım, dünya güzeli bir kadın! Dalgalı saçlarını omuzlarından aşağı rüzgâra doğru salıvermiş, cereyanda durmasına karşın hafif de çıplak. Gözler kapalı, dudaklar aralık ve ıslak, öylece bekliyor. Neyi bekliyor, diyeceksiniz. Ne bileyim ben? Ama bir şeyler beklediği kesin. Herhalde dedim, kendi kendime, sekste okşanmanın ne kadar önemli olduğunu belirten bir makaleyi süslüyordur bu kadın resmi. Bir de ne göreyim? Yazının başlığı: "Kemik erimesine karşı ne yapmalı..." Meğer saç baş darmadağın, bir eli hınzırcasına apış arasına kayık hatun, gözlerini kısmış, "Osteoporoz ne demek? Kalsiyum nasıl takviye edilebilir? Kemik ölçümü zor bir işlem mi?" diye düşünüyormuş. Şimdi kemik erimesine karşı, yürek yağları eriten bir hatun fotoğrafı basan basın, kendini şöyle savunabilir: "Peki ne koysaydık bu makaleye? Röntgen filmi mi?"
Adamın saati bozulmuş. Bakmış bir vitrinde, irili ufaklı bir sürü saat. Girmiş içeri, tezgâhtara: "Şu saate bir bakıversene," demiş. Ancak dükkâncı, "Yanlış geldiniz beyfendi, ben sünnetçiyim" karşılığını verince şaşırmış. "Sünnetçiyseniz vitrine niye saat koydunuz?" Sünnetçi boynunu bükmüş: "Peki ne koyaydım kardeşim?"
Türkiye'nin iki vitrini var, sevgili okurlar. Biri basın, diğeri Büyük Millet Meclisi. Basınımız, vitrine koyduğu Hande Anaizi'nin göbek çukuru, Sibele Ban'ın hamam takımları, Hülya Yavşar'ın cenin sermayesi ile bize vitrine koyamayacağı bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Acaba neyi? Dam budalalığımızı? Sam salaklığımızı mı? Örneğin, böbreğini satarak midesini doyurmaya çalışan adam haberinin yanında, Sibele Ban'ın peştemalı altından apış arasına giden yolu göstermek suretiyle; kendi kendinin yamyamı olmak zorunda bırakılan zavallılara, böbreğini satma, git Sibele'ye koy mu deniyor?
Garip bir kazada ölen Susurluk araştırma komisyonu yargıcı Akman Akyürek'in haberini, aynı sayfada ve yan yana, Hande Anaizi'nin sulu memeleri, Tarkan'ın dar pantolonu ya da Hülya Yavşar'ın döl yatağıyla basarak: "Ey okur, sen düşünme, sen okuma, sen öğrenme, devleti sorgulama, çeteye bulaşma, hele hele hiç araştırma, karıştırma, yoksa böyle geberirsin. Memeye bak, kalçayı dikizle, dar pantolon giy, seks filmine git, göbek at, şarkı ezberle, bizim gazeteyi al, bu arada tabak çanak da kazanırsın, belki günün birinde senin fotoğrafını da basarıza mı, getiriliyor verilen mesaj?
Vitrini böyle ya, hakkını yemeyelim, meclisin vitrinini de şöylece basın gözler önüne serdi yine. Meğer ne ulvi müesseseymiş TBMM. Biz milletvekillerimizi hiçbir işe yaramaz bilirdik. Meğer tam 5369 işe yarıyorlarmış. Bir vekil, on vatandaşa istihdam açıyormuş. Eğer Hikmet Çetin oyun bozanlık etmeseymiş, Türkiye'de işsizlik diye bir sorun belki de kalmayacakmış. En çok istihdam alanı açan işverenimiz, Kalemli'ymiş. Herhalde motorluydu kalemi. Binlerce kişinin çifte maaşını imzalamak kolay mı?
Bu arada etek giymeyi reddeden milletvekili Doğan Güreş, etekli liderine ve partisine dönmeyi düşünüyormuş. Herhalde, "Ne olacak bensiz bu meclisin hali?" diye düşünüyordur. Düşünme paşam, düşünme. Alışık değilsin, hasta olursun. Meclis, ne senle ne de sensiz olacağını oluyor zaten.
Asıl ne olacağımızı düşünmesi gereken biziz. Yani iki vitrin arasında beynini, hangi sünnetçiye teslim ettiğini bilemeyen milletin ta kendisi.
