Papaz bir kere pilav yer
Radikal · 14 Aralık 1997
Şaşırtıcı bir kenttir Paris. Mimari bütünlük ve tarihsel uyum açısından, kocaman bir mücevher kutusuna benzer. Kenti ortasından bölen su yolu, Seine Nehri üstüne yüzükler gibi geçen granit taşlı köprüleriyle; her biri insanların geçici, taşların kalıcı olduğunu yüzümüze vuran abideleri, sarayları, kiliseleri, hatta apartmanlarıyla dünyanın en güzel kentlerinden biri olan Paris, her an, Paris'te yaşamanın ayrıcalık olduğunu anımsatır kişiye. Ancak bu görkemli kutuyu, yine de en varsıl ve en yoksulları aynı mekânda ve zamanda bir araya getirerek paylaştırır. Varsıllar, Paris'in iç kabuğunu mesken tutarlar, yoksullar dış kabuğunu. O yoksullar, 'Clochard' diye adlandırılırlar ve damsız yaşamayı, alkolün dayanılmaz çekiciliğiyle birleştirip bir yaşam felsefesi olarak benimsemiştir çoğu. Görkemli bir aslanın yelesinden nasıl sinek eksik olmazsa, sokaklarını alkolik serserilerin teslim almadığı bir Paris de Paris sayılmaz.
Convention Meydanı, cıvıl cıvıl bir alan ve yaz kış, o güzelim serserilerin mesire yeridir. Yakında Noel ya, Convention Meydanı da belediye tarafından üstüne kar yağmış gibi çam ağaçlarıyla süslendi. Bir sabah baktım, bizim serserilerde, hummalı bir faaliyet. Kocaman bir çam ağacının çevresini almışlar, meyve kasalarından merdiven yapmışlar, ağacı tepeden tırnağa... daha önce özenle boşaltılmış şarap şişeleri, bira kutuları, puro izmaritleri, kuru ekmek parçaları ve üzerinde "Hoşgeldin Yeni Beaujolais!" yazan şarap bayramının küçük bayraklarıyla süslüyorlar. İnanır mısınız? Pek hoş oldu bu çöplerle süslenen Noel ağacı. Kanımca çok anlamlı bir mesaj taşıyor hatta: yoksullar, "Bu meydan yalnızca sizin değil, bizim de mekânımız!" diye sahip çıktılar Convention Alanı'na. Ve kimse dokunmadı bu ağacın garip süslerine. Sanırım herkes benim gibi düşündü, biraz da içleri burkularak seyredecekler pencerelerinden bu ağacı, Noel sonuna kadar.
Bir mekân, bir kent, ülke ve dünya, insanları onlara sahip çıktıkları oranda var olur. Paris, Parisliler sahip çıktığı için var. İstanbul, bizim sahipliğimiz kadar. Türkiye, sayemizde böyle. Ve bizim Türkiye'yi, Avrupa Birliği'ne almadılar, almıyorlar, almayacaklar. Neden? Oysa pek bir sahip çıktık ülkemize, AB nezdinde. Estik, gürledik, ABD'yi aldık arkamıza. Hani nerede beklediğimiz sonuç? Niye "Avrupalısınız, gelin aramıza!" diye sahip çıkmadılar ülkemize? Çünkü bizim sahipliğimizle, bir ülkeye sahip çıkmak arasında dağlar kadar fark var. Bir ülkeye sahip çıkmanın, duvara iki yazı yazdı diye 2,5 yıldır hapis yatan yumruk kadar çocuklara sahip çıkmak olduğunu anlamadık biz. Hastaneye tedavi için yatan çocuğun minicik böbreğine sahip çıkamadık, mülkü geniş 'sahip'lere çaldırdık. Bir ülkeyi sahiplenmenin, faili meçhul cinayetleri aydınlatmak demek olduğunu kavramadık. Bu ülkeye sahip çıkmak için, cinayet şebekelerini ve çeteleri sahiplenen Nusret Demiral'ları yetiştirdik. Tansu Çiller'leri ortalara saldık, "RP'nin yolunu keseceğim" diye aldattık Avrupalıları ve hemen ardından RP'yi iktidara getirdik. ABD'nin sahipliğini kabullenince, Avrupa da ülkemize sahip çıkar sandık.
Ancak papaz bir kere pilav yemişti. Bir daha yemeyecek. Ve bugün, Amerika'nın sahipliğine girmenin, çetelere teslim olmanın, adaleti faşistlere, iktidarı hamişlere teslim etmenin bilançosuyla karşı karşıyayız. Bu bilançoyla ne uygarlığa, ne demokrasiye, ne de insanlığa dahiliz. AB'ye de giremiyoruz. Zararı yok. Sahip olamadığımız ülkemizde, kına yakmaya alışkınız biz.
