Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1997

Bizim olmayan topraklar

Radikal · 21 Aralık 1997

Onu hiç unutmadım. Güzel bir yaz günüydü, birkaç yazar, Kadıköy iskelesinin yanındaki gezi alanında, çaylarımızı yudumlayarak okurlarımızla sohbet ediyor, kitaplarımızı imzalıyorduk. Tekerlekli bir iskemleyle yaklaştı yanıma. Genç ve yakışıklıydı. "Ben Yüzbaşı..." diye adını söyledi. "Lütfen yazın," dedi, "Türkiye için gövdemin yarısını verdim. Ömür boyu bu tekerlekli iskemlede geçecek günlerim. Oysa yaşadığım kentin hiçbir kaldırımında, alışveriş merkezinde, otobüsünde, sinemasında benim iskemlemin geçebilmesi, gidebilmesi için bir düzlük öngörülmüyor. Kimse düşünmüyor sakatları. Felç ettikleri yetmemiş gibi, sınırsız bir mekânda sınırlı bir mekâna hapsettiler beni. Ve pek çok kader arkadaşımı."

Kitaplarım vardı o yıllarda. Ama gazeteci olarak yalnızca muhabirdim. Tüm çilekeş muhabir arkadaşlarım gibi, yazı işlerindekilerin iki dudağı arasındaydı yazılarımın hangi başlıklarla dizileceği ve ne kadarının basılacağı. Sakat yüzbaşı, beni gözünde büyütüyordu. Yazdığı yazdık, verdiği bastık biri sanıyordu. Umutlarını kırmaya varmadı dilim. Ertesi gün, yazımın sonunu onun dilekleriyle bitirdim. Henüz Cumhuriyet'te çalışıyordum. Gazete çıktığında, yazıdaki yüzbaşıyla ilgili bölümün olduğu gibi atıldığını gördüm.

Çok uzun yıllar geçti aradan. Yazı kasapları arkamda kaldılar, çoğunu unuttum. Biri hariç. Çünkü o felçli yüzbaşıyı unutmadım, unutamadım. Bugün bile, onun derdini dile getirmediğimi sanır, diye sızlar içim. Paris'te dolaşırken, kaldırımların tekerlekli iskemleler geçsin diye yola inen meyline bakar, onu hatırlarım. Metro istasyonlarında, merdivenlerin yanında yer alan düz yokuşları görünce, onu düşünürüm. Yedi yıldır Paris sokaklarını arşınlıyorum. Bu kentte kaldırımların kırıldığını, bozulduğunu ve yeniden yapıldığını hiç görmedim. Eloğlu bir kez kaldırım yapıyor, her taşını tek tek çakıyor, kenarlarını granitten döşüyor, günlerce ölçüyor, biçiyor, yontuyor, yüzyıllarca yerinden oynamayacak biçimini veriyor. Oysa İstanbul'da... Kaçıncı kaldırım bu üstünde hâlâ yürüyemediğimiz. Bir Tanrı'nın kulu çıkıp, on yüz bininci kaldırım inşasında bile, sakatları düşünmedi, bir küçücük meyil koyamadı sokak başlarına. Neden?

Çünkü sakat ya da sağlam, biz insan gibi yaşamak isteyenler ve işin kötüsü, insan gibi yaşamanın ne demek olduğunu bilenler, kendi ülkemize yabancı, bir avuç azınlığız artık. Bu gecekondular bizim mi? Bizim mi bu delik deşik sokaklar? Gece kapının önüne güzelce sarıp sarmalayarak koyduğumuz çöp torbalarını, boş kutuları toplamak için kaldırımlara boşaltanlar biz miyiz? Polisinden küfür ve cop, müteahhidinden ve belediyesinden kazık yediğimiz, politikacısından yalnızca yalan dinlediğimiz bu yerlerde niye doğmuşuz biz?

Sığıntıyız artık kendi topraklarımızda. Işıksız bir kalabalık, oy çokluğuyla yabancılığa mahkûm etti bizi. Bu toprakların yerlileri, artık 'düşman' çocuklarımızı coplayan polisler. Kaldırımlarımızı çalan, asfaltlarımızı apartan müteahhitlere, ulufe dağıtan hükümetler. Sesi çıkanları, itiraz edenleri içeri tıkan, suçluları dışarı salan mahkemeler. Her gün beş kere, kafamıza vura vura, Müslüman değilsek buralı sayılmayacağımızı hatırlatan dini bütünler.

Farkında mısınız, bilmiyorum. Ama teslim alındık biz. Sakatlarımız ve sağlamlarımızla, işgal altındaki eski topraklarımızda, yaşamaya çalışıyoruz.

Gazetedeki hâli (büyütmek için tıklayın)

Gazete kupürü 1