Büyükler ve küçükler
Radikal · 26 Aralık 1997
Martılar sevişirken varmak, İstanbul'a. Hayasız, edepsiz, çığlık çığlığa sevişirken. Martılar yorulunca, yorulup da varınca martı uykularına, denizi dinlemek. Hep son soluğunu veriyormuşçasına, tıkanır gibi, boğulur gibi inleyen ve bir türlü ölmeyen vapur düdüklerini.
Acaba hâlâ İstanbul'un martılarını, vapurlarını duyan, duyup da yazmadan duramayan ozanlarımız var mı İstanbul'da?
Sokak kedileri uyanırken varmak, İstanbul'a. Tekirler puf puf kış kuyruklarını, sarmanlar yavrularını yalarken; katozlar esneyip, dişiler gerinirken ve uyuzlar, tekme yemeyecekleri bir kuytu köşe peşindeyken, varmak...
Firuzağa Camii'nden sapınca, Akarsu Sokak. Muhallebicide salep çıkarken varmak, İstanbul'a. Acaba sabahları canı salep çeken kaç kişi kalmıştır hayatta? Çocuklarımız niye hep kola içecek ve salepi bilmeyecekler acaba? Oysa, ben doğarken politikacı olmuş olan demir elli Süleyman, hâlâ muhteşem bir şekilde başımızda oturmakta. Bülent'imiz, bildiğimiz Bülent. Bilmediklerimizi bilince, bildiklerimize döndük biz. Peki niye salebimizi feda ettik, zamana?
Beyaz yakalı, saçı kürdeleli kızlar, yakasının düğmesi kopuk, dizleri çürük küçük haytalar okula koşarken varmak İstanbul'a. Bir gün gelecek ve küçücük sıkmabaşlar ve minicik takkeler, Kur'an kursuna koşarken... mi diyeceğiz acaba?
Bakkallar açılırken, süt şişeleri tıngırdarken, gazeteler dağılırken varmak İstanbul'a. Kapkara bir devletin renksiz adamlarını ve çapsızlıklarını, kararlarını ve yararsızlıklarını, seksen yıldır, elli yıldır, bıkmadan usanmadan yazan, rengârenk gazeteler dağılırken.
"Boğaz'a Çankaya Köşkü..." yapılıyormuş. Tarihi Huber Köşkü, küçük olduğu için, cumhurbaşkanının kalması uygun görülmemiş. Cumhurbaşkanının kalıbına daha uygun bir kalım için, daha büyük bir köşk, yani saray gerekiyormuş. Hayret. Politikacının büyüklüğü, politikadaki ömrüne bağlı olarak artıyor demek.
Oysa Huber Köşkü, çok büyük gelirdi bana. Çünkü o zamanlar Huber Köşkü değil, Notre Dame De Sion diye anılırdı. Fransızcaya hazırlık, birinci ve ikinci sınıflarda, toplam altmış kız çocuk, yani bir cumhurbaşkanı etmeyecek kadar 'küçük' insanlardık. O cumhurbaşkanına dar gelen Huber Köşkü'nde, ders yapar, yemek yer ve yatardık. Öylesine büyüktü ki köşk ve öylesine karanlık, kat etmemiz gereken soğuk koridorlar gözümüzde büyür, geceleri tuvalete kalkmaya korkardık. Parkeler gıcırdardı, sörler uyumazdı, her an çıkabilirlerdi, beyaz, hayalet suratlarıyla karşımıza. Zaten hayaletti, bir gece, iskemlenin üstüne kat kat dizilen beyaz çarşaflar. Yasağa rağmen koşmak, yatakhaneye sığınmak, yüreği küt küt çarparak beklemek ışığın yanmasını ve nöbetçi cadalozun, 'Gürültü yasak!' cezasını. Loş, soğuk, acımasız ve büyüktü Huber Köşkü. Asla bir cumhurbaşkanı kadar büyüyemeyecek biz küçükler için, büyük olmayan tek yanı, 108 dönümlük korusuydu köşkün. Çam iğneleri serili küçük patikalarında koşar, çeşme başlarında biten yaban menekşelerini toplardık. Sonuncu küçük misafirleriydik biz; Huber Köşkü'nün Notre Dame De Sion olduğu son iki yılın. Daimi yatılı son öğrencileri. Analarımızı o köşkte özledik, o yüksek tavanlı yatakhanelerde ağladık yorganımızı başımıza, içimizi içimize çeke çeke. Ve güzelim korusunda koşarken avuttuk sıla özlemimizi.
Bir daha o koruya ve köşke dönebilmek nasip olmadı hiçbirimize.
Çünkü büyük gelirdi bize Huber Köşkü.
Hiçbirimiz cumhurbaşkanı olamadık.
