Benim İstanbul’um
Radikal · 28 Aralık 1997
Çağaloğlu'nda yağmurlu bir akşam vakti. Çamurlu sokaklardan bir çocuk geçiyor. Elinde kitapları. Belli ki okuldan çıkmış, evine gidiyor. Matematik notunu mu düşünüyor, yoksa yorgun mu nedir, bir ara elindeki kitapları yere düşürüyor. Vıcık vıcık çamura batıyor hepsi. Çocuğun duraladığı yer, küçük bir lokantanın önü. Aşçısı kapıda duruyor. Çocuk ve aşçı, göz göze geliyorlar bir an. Aşçı, çocuğa içeri gel, diye işaret ediyor. Kitapları topluyorlar birlikte. Lokantanın mutfağında, bir sürü bulaşık bezini çamurlamak pahasına, kitapları bir güzel siliyor aşçı ve çocuğa uzatıyor. Hiç konuşmuyorlar. "Al ve okumaya devam et, adam ol" mu demek istiyor acaba, adam çocuğa?
O aşçı ve o çocuk, bir daha hiç karşılaşmayacaklar belki. Yaşanan anın adı, insanlık. Verilen ya da alınan karşılığı olmayan, paraya vurulmayan insanlık.
Balık Pazarı'nda yağmurlu bir akşam vakti. Taze hamsiler, göbekli marullar, diri rokalar, taze soğanlar, olgun muşmulalar, portakallar, elmalar tezgâhların üstündeki son demlerini yaşıyorlar. O güzelim dünya nimetlerini aval aval seyrederek gözlerini doyuran kadının ve erkeğin önünü, küçücük bir velet kesiyor. Boyu üç elma, olsa olsa beş yaşında. Kara gözleri pırıl pırıl. Saçları Kürt traşı, zarif bir soluklanışla minicik burnuna geri çekiyor akan sümüğünü. Hiçbir şey demiyor, bir paket mendil uzatıyor. Kadın anlayışlı. Çantasını karıştırıyor. Biraz para çıkarıp: "Al bunu," diyor. "Ama mendil sende kalsın, başkasına satarsın!" Çocuk anlıyor mu, yoksa anlamıyor mu, bilinmez. Ama razı değil, belli. Minik kirli elleriyle ellerini yakalıyor kadının, mendil paketini zorla tutuşturup gidiyor yoluna.
Ona dileneceksin, denilmemiş, dilenmek öğretilmemiş daha. Çalışmaya çalışıyor. Boyundan büyük onuru var.
Turnacıbaşı Sokak'ta bir eczane. Tam tamına 54 numarada. Atatürk'e benzeyen eczacı Ata ve evladı gibi kol kanat gerdiği yardımcısı Sula. Mekân, bir sinema mekânı sanki. Daracık kaldırımlar ve güzelim taş Beyoğlu evlerinin arasında, on dokuzuncu yüzyılın zerafetini, yirminci yüzyılın ilaçlarıyla paylaştırıyorlar. Vakit yine akşam vakti. İstanbul gecelerinin ıslak serinliği içinde, oralarda yaşayan bir yazar geçiyor sokaktan hızlı adımlarla. Geçerken, selam veriyor eczanedeki roman kahramanlarına. Atatürk'e benzeyen yakışıklı adam yerinden fırlıyor, "Gel, gel!" diye içeri çekiyor yazarı. İlaçların arasından bir yığın kitap çıkartılıyor. Koyu bir sohbet başlıyor. Eczanede hastalar, Sula'nın tüy gibi ellerinden yiyecekleri iğneyi bekliyorlar sabırla. Eczacı Ata, küçükken dizlerinde hoplattığı Rum kızına dönüp: "Senin enjeksiyonun var, işine baksana!" diyor. Sula'nın kumral başı, sohbetten bir gıdım kaçırmamaya kararlı: "Ay şimdi sırası mı?" Herkes gülerken patron ile işçisinin çekişmesine, iğne bekleyen bir hasta yetişiyor Sula'nın imdadına: "Doğru. İğne kaçmaz ama, böylesi muhabbet bir daha kolay yaşanmaz!"
İşte benim İstanbul'um bu. Anlattıklarımı doğal ve önemsiz buluyorsanız, bu İstanbul'u siz de hâlâ yaşıyorsunuz demektir. O zaman, yaşıyor demektir İstanbul. Yaşamıyor mu artık? O zaman onu biraz da siz ve ben öldürmüşüzdür.
Çünkü insanın insana anlayışı, insanın insanı kucaklayışıdır uygarlık.
Ötesi, parayı bastırıp tahammülsüz insan uygarlıklarında turist olmak.
