Umutsuzluk tacirler
Radikal · 29 Aralık 1997
Hurda mı hurda bir gemiye, dünyanın en heybetli yüksekliklerinden Ağrı Dağı'nın adını vermişler: Ararat. Kesime götürülen davar sürüsü gibi istifledikleri sekiz yüz insan yüküyle açılmışlar denize. Gemi karaya oturunca İtalya açıklarında, Avrupa'ya kaçak girmeye kalkışan yüzlerce mülteciyi kaderlerine terk edip kayıplara karışmışlar. Göçmenler, bir ay içinde kaçtıkları ülkelerine geri gönderilecekler. Üstelik kendilerini kaçırmaları için mafyaya ödedikleri kişi başına beş ila on bin dolarlık haraç, gitti gider.
Haberi ibretle okudum. Tekneyi dolduran kaçakları düşündüm. Herhalde yoksul değillerdi. Çünkü şırak diye çıkarıp vermişlerdi en azından beş bin doları. Üç kişilik bir aileyse, ederdi size on beş bin dolar. Kolay mıydı on beş bin doları, bırakın gözden çıkarmayı, bulup buluşturmak? Bu parayı feda ettiklerine göre, hepsi Avrupa'da ve üstelik yasadışı, polis korkusuyla yaşamak koşuluna rağmen daha fazlasını kazanmayı hayal ediyorlardı.
Avrupa'da bir işçi, ister yabancı olsun, ister yerli, yasal yollardan bütün yıl çalışsa, on beş bin dolar biriktiremez. Öyleyse bu mülteciler, ya bilmiyorlardı Avrupa gerçeğini, ya da 'başka işler' çevirmeye gidiyorlardı uzak diyarlara. Bir olasılık daha var: Bulundukları yerde kalmayan umudu, bilmedikleri yerlerde arıyorlardı.
Onlara cenneti vaat ederek cehenneme götürenler, umutsuzluk tacirleridir.
Ülkemizde, umutsuzluğun zengin ettiği başka bir ticaret erbabı daha var. Nüfuz tacirleri, diyebiliriz onlara. Örneğin, Devlet Bakanı Yücel Seçkiner'in rüşvetçi kardeşi Tuna Seçkiner. İş bulma vaadiyle dünyalığını toparlamış durumda. Üstelik pek çok benzeri var.
İçerde iş bulma, dışarı götürme derken umutsuzluk, 21. yüzyılın eşiğindeki Türkiye'de yağlı kazançlar sağlayan bir meta olup çıktı. Utanç verici bir durum. Ama yalnız rüşveti alan kardeş, işi veren bakan, tekneye göçmen dolduran mafya için değil. O teknelere binen, o işleri bulmak için rüşvet verenler de utanmalı. Çünkü hiçbir güç beni, o rüşveti vererek iş sahibi olmanın (rüşveti ihbar eden hariç) dürüst olduğuna inandıramaz. Parayı bastırıp bir masanın arkasına geçince, başkalarından rüşvet almayacağına, işini namusluca yapacağına kandıramaz. Bu gerçek, yasadışı yollardan başka ülkelere girmeye çalışanlar için de geçerlidir. Yasayı çiğneyerek, çaktırmadan, gizlice girip yaşayacakları ülkelerde o insanlar, çaktırılmaması, gizlenmesi gereken daha pek çok yasadışı 'iş' yapmayı da göze almışlardır çoktan.
Yazının başlangıcında, insanlardaki 'umutsuzluğun' ticarete yol açtığını ileri sürmüştüm. Şimdi bu umutsuzluğun ya da geleceğe dönük umut beklentisinin adını koymak gerek. Milyonlarca ya da milyarlarca parayı rüşvet diye verenler, bir gün kendilerinden rüşvet alan kadar 'nüfuz' sahibi olmanın umudunu taşımaktadırlar içinde. Ve yoksul değildirler. Ülkemizde iş bulamadığı için intihar eden yoksullarla, onların arasında korkunç bir fark vardır: Onlar, kurulu hırsızlık düzeninden yararlanmak istemektedirler. Köşeyi dönene kadar ayıya dayı demek, kendilerini mazur göstermez. Çünkü ayıya dayı diyebilmek, insanın kendi 'ayılığını' kabul etmesidir.
Bir ticaretin oluşabilmesi için, tüccar yetmez. Müşteri de gerekir. Türkiye'de bunca hırsız, yüzsüz ve namussuz at oynatabiliyorsa, bu oyuna seyirci kalanlar da bir gün o atlara binmeyi düşledikleri içindir.
