98'liler
Radikal · 8 Mayıs 1998
Gazetelerin üçüncü sayfalarına bir göz atınca, ülkeme 'mayıs' geldiğini anladım. Tek bir günde; yüzde yüz ehliyetsiz ve yüzde doksan beş alkollü kullandığı (acaba ne markaydı?) arabasıyla, kalçalarını çok iyi salladığı için kırmızı ışığı sallamayan oryantal dansözümüz Vecide Aksar, on sekizinci baharını kazasız belasız geçirmek üzere yaya geçidinden geçmeye çalışan Necati Şaydan'ı ezip öldürmek suçuyla tahliye edilmiş. Gaspçı kadına arabasıyla çarpan alkollü ağır ceza hâkiminin ehliyetine el konmuş. Moldova'lı satılık hanımların güzelliğine çarpılan eski kaleci Şener Kurtulmuş, hızını alamayıp (Viagra mı almıştı acaba?) çöp arabasına da bindirmekten kurtulamamış. İşsiz ve alkolik baba, kendini Konak meydanında yakmış. Biraz içince biraz da karısını bıçaklayan Ali Alpdoğan, yarım kalan cinayeti tamamlayabilmesi için serbest bırakılmış. Pendik'te bir kişinin öldüğü ve dört kişinin yaralandığı mafya hesaplaşmasını gerçekleştiren iki tetikçi, polis memuru çıkmış. Özer Çiller'in suçu, 'görevi kötüye kullanmak' olup, hediyesi beş aylık hapis cezası ve ülkemizdeki hapis dükkânlarında yazkış ucuzluğu başladığından, beş ayın bedeli olarak bir kilo et fiyatı ödemekmiş!
Aynı gün, bu dünyada görüp yaşadıklarına dayanamayan dört biçare, İstanbul kentinde ve kendilerini 'boşluğa' fırlatmayı seçerek intihar etmişler. İşte size 'dopdolu' bir bahar günü, sevgili okurlar.
Mayıs 68, Mayıs 98. Otuz yıl arayla, nerelerden nerelere gelmişiz. Soru sorar gibiyim ama, yanıtını siz de, ben de çok iyi biliyoruz. Eğer bugün, gazetelerin üçüncü sayfaları ağır suçlara verilen hafif cezalar ya da hiç verilmeyen, cezasız kalan adi suçlarla doluysa, ülkemizdeki intihar oranı otuz yılda otuza katlandıysa, vahşet, cehalet, ihanet ve dalalet bir ölümcül cerahat gibi sardıysa toplumumuzu; bu kangrenli baş, bir şirpençeden yayılan bu iltihap, bu pis kokulu çıban tarlası, bu zehirli kan, otuz yıl önce işlenen bir günahın ceremesidir.
Türkiye'de insanlar, 1960'lı yıllarda düşünmeye başladılar. İyi ya da kötüydü düşünceleri, ancak düşünüyorlar ve düşündüklerini söze, yazıya, eyleme döküyorlardı. Düşünmek, aramak demektir. Doğruyu bulmak için aramak, öğrenmek, yanılmak, denemek. 60'lı yıllarda düşünen ve düşünceleri eyleme dökenler de elbette yanıldılar. Çünkü doğru, bir çırpıda bulunmaz. Yanılgı payını, yanılgı hakkını da vermek gerekir tüm arayışlara. Ancak, hiçbir düşünce ürünü söylem ve eylem tümden haksız değildir. 60'lardan 70'lere taşınan düşünceler de hepten yanlış değildiler. Ancak Türkiye'deki yerleşik düzenin hiç işine gelmediler. Ve ülkemizdeki yerleşik düzenin ağaları; arayış içine giren düşünenleri, ürettikleri genç kuşakla birlikte yok etmeye karar verdiler. Düşünenlerin paçayı kurtarmak isteyen bölümü, düşüncelerini yerleşik düzenden yana değiştirdi, nedamet getirdi, ihanet etti, kurtuldu. Değiştirmeyenler cezalandırıldı ve hapis cezaları, bir kilo et parasına çevrilmedi. Ancak onların ürettiği 68 gençliğine en ağır bedel ödetildi, belleri bir daha doğrulmamacasına kırıldı ve aralarından üçü asılarak idam edildi.
Bugün yurdumuzda, dünyanın başka ülkelerinde bir yılda ancak işlenebilecek suçlar bir günde işleniyorsa, en ağır suçlar cezasız kalıyorsa ve insanlar uç umutsuzluklarda intiharı seçiyorlarsa öbek öbek, salkım salkım ve gencecik yaşlarında; otuz yıl önce Türkiye'de 'düşünce' öldürüldüğü içindir.