Tutsak özgürlük
Radikal · 11 Mayıs 1998
1968 baharında, Fransa'da ateşlenip Türkiye'yi kavuran delikanlı yangınlar hakkında doğru düşünemeyecek kadar genç bir lise öğrencisiydim. Uzun yıllar, Fransa'da tüm toplumu etkileyen bir şiddet yaşanmasına karşın, isyancı genç kuşağın niçin terörist gruplaşmalara ayrılmadığını, olaylar bastırıldıktan sonra eylem liderlerinin nasıl olup da sürüm sürüm süründürülmediğini anlayamadım. Tek kurşun atılmadan bir devrim yapılmış, hükümet dize getirilmiş, bütün istekler elde edilmişti. Ve Fransa'nın düzeni, insanlar ziyan edilmeden değişmişti bu hareket sonucunda. Oysa Türkiye'de, biraz da Batı taklidi olarak başlayan coşkulu gençlik eylemleri kısa sürede siyasal dogmaların tetikçisi haline gelmiş ve yerleşik düzen, kurduğu tuzaklara düşen eylemcilerin başını bir bir yemiş, bitirmiş, ülkede hiçbir şey değişmemişti.
Bugün, bir ülkeyi değiştiren gençlerle, öteki ülkenin ezip geçtiği gençler arasındaki temel farkın, 'düşünce ayrılığı' olduğuna inanıyorum. 1968 Mayıs ayında, Fransa'da okullar kapalı, öğretmenler sokakta, fabrikalar işgal altında, televizyon görüntüsüz, arabalar benzinsiz, bakanlar yetkisiz kalmış, Cumhurbaşkanı De Gaulle bile bir ara Almanya'ya kaçmıştı. Dolayısıyla hareket çok daha etkili ve yaygındı. Türkiye'de asla üniversite kampüslerini aşıp bu boyutlara ulaşmadı. Ama Fransa'yı felce uğratan hareketin en iri sloganı: 'Yasaklamak yasaktır' ve en düşseli, 'Plaj kumları, kaldırım taşlarının altında!' sözüydü. Yani Fransız gençliğini sokağa döken temel istek, budanmamış, tam, gerçek ve her alanda 'özgürlük'tü. Öylesine bir özgürlük talebiydi ki bu, sokağa dökülen gençliğin geniş geneli tüm siyasal dogmalarla bağını koparmış, uluslararası kamuoyundan çok önce Stalin'i yuhalıyor, Stalin'cilere 'alçaklar' diye bağırıyor; Stalin yanlısı ozan Aragon, Paris'te aralarına karıştığı öğrencilere 'Sizinle beraberim,' mesajı vermek istediğinde, kendisine megafon uzatan Daniel Cohn Bendit, ünlü ozana küfreden öğrencilere: "Herkesin konuşmaya hakkı vardır, hainlerin bile!" diyordu. Gençler, ABD'nin temsil ettiği kapitalizme, Vietnam savaşına, orduya, iktidara, burjuvazinin tüm değerlerine karşıydılar. Ama bir o kadar da SSCB'ye ve solun tüm dogmalarına. Harekete karışan komünistler ve anarşistler, asla egemen olamadılar bu yüzde yüz, sınırsız, doktrinsiz özgürlük merakına.
Oysa Türkiye'ye 'özgürlük' sloganıyla bulaşan bu gençlik hareketi, kısa sürede ve nedense, herkesin kendi grup üniformalarını giydiği (sakal, bıyık, vb.), grubun koyduğu kurallara boyun eğdiği ve özgürlüğü kısıtlayıcı bu kuralları uygulamak 'özgürlüğünü' talep ettiği bir örgütleşmeye, ordulaşmaya dönüştü. Ne kadar meraklıydık bir emir komuta zinciri yaratmaya! Ülke için bağımsızlık talep edenler, ideolojik bir palamara bağlanmak için çırpınıyorlardı. Askerliğe karşı çıkanlar, kendi yarattıkları ordunun neferi olarak vuruşmaya bayılıyorlardı. İstedikleri özgür düşünce ve eylem, belli bir koşullanmışlığı çözüp, başka bir koşullanmaya yelken açmaktı. Bağımsızlıktan ve özgürlükten çıkardıkları anlam, pek çoğu için yerleşik olana rakip dogmalara bağımlılığa ve tutsaklığa dönüştü, yani anlamsızlaştı.
Türkiye'deki düşünce düşmanları, işte bu anlamsızlık içinde, kolayca avladılar düzen karşıtlarını ve bir beyin çölü yarattılar. Ülkemizde, bazı gençler 'özgürlük'ten 'tutsaklık' türetilmeyeceğini hâlâ daha öğrenemediler.