Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

İslamiyet'in dar kapısı

Radikal · 13 Mayıs 1998

İran 'Laz'larının Türkler olduğunu bilir miydiniz? Yani bizim, sevimli Karadeniz insanına mal ettiğimiz fıkraları, İranlıların Türklere yakıştırarak anlattığını?

İran Şahı Rıza, bir müfrezeyi denetliyormuş. Tüfeğini yamuk tutan Ekber adlı askerin önünde durup sormuş: "Elinde ne var?" Asker yanıtlamış: "Tüfek, Şah'ım!" Rıza Şah kızgınlıkla bağırmış: "Ekber, elindeki tüfek değil! O senin namusun! Anan, karın, kızın. Ona iyi bakmalı ve korumalısın!" Teftişine devam edip, az ilerde Ahmet isimli 'Kuzey İran'lı bir Türk'ün önünde durmuş, tüfeğini kavrayıp ona da sormuş: "Bu nedir?" Ahmet, gözünü kırpmadan cevabı yapıştırmış: "Ekber'in namusudur. Anası, karısı ve kızıdır Şah'ım!"

V.S. Naipaul'un son kitabında, İranlıların Türkler hakkında anlattıkları bu fıkralardan pek çok var, sevgili okurlar. V.S. Naipaul kimdir derseniz, umarım yanılıyorumdur; ama İslam dini konusunda yansız, bilimsel, bağımsız ve geniş bir tartışmanın başlatılamadığı Türkiye'de tanındığını hiç sanmadığım bir büyük yazardır. Karayib Adaları doğumlu ve Hint asıllı bir İngiliz centilmeni olan V.S. Naipaul, iyi bir romancı ve düşünür. Özelliği, yirmi yıldan bu yana arşınladığı dünya ve araştırma yaptığı yöreleri yansıttığı kitaplarında, insan tanıklıklarına yer vermesi, konuşma tutanaklarını edebi değeri yüksek bir biçemle, soluk soluğa okunan 'sosyolojik' öyküler haline getirmesi.

Naipaul, on yedi yıl önce 'dönme' diye adlandırdığı, yani Arap olmayıp İslam dinini seçen dört ülkeyi gözleme almış. Endonezya, İran, Pakistan ve Malezya'da aylarca kalıp, her toplum katmanından insanlarla konuşmuş. Özellikle İran'daki İslami devrim rüzgârlarından etkilenmiş ve bu konuşmaları 'İslamiyet'in Şafağı' adlı kitabında toplamış. On yedi yıl sonra, aynı ülkelere yeniden gidip, aynı insanları bulmuş ve yine dinlemiş onları. Ve zamanın köprülerinden geçenlerin anlattıklarını, bu kez 'İnancın Sonuna Kadar' adlı kitabında yayınladı. On yedi yıl önce, İslamiyet dininde büyük bir coşku ve devrim dinamiği gözleyen Naipaul, hepsi gerçek kahramanlarının uğradığı düş yıkımından, inanç sarsıntısından, çektikleri çileden ve özellikle de girdikleri kimlik krizinden dehşete kapılmış durumda. "Tarihte Arap ve İslamiyet emperyalizmine kıyaslanacak ölçüde bir kültür emperyalizmi görülmediğini," vurgulayan Naipaul, Arap olmadan İslamiyet'e geçen Müslüman toplumların itikat yarışında en dibe vuran, en büyük fedakârlıklara hazır ve razı, en saf uygulayıcıları olduklarını ileri sürüyor. Böyle bir görüş, tartışılabilir. Ancak, fanatik dinciliğin ve İslami devrimlerin, aslı Arap olmayan İran, Pakistan, Afganistan gibi ülkelerde yaşandığını; buna karşılık kendi dilinde yaratılmış bir dinin eldiven gibi geçtiği Arap ellerinde, İslamiyet'in her türlü evrim ve değişim tartışmalarından arındırılmış dogmatik bir düzen içine kapatıldığını görmemek olanaksız. Cezayirde mi Arap değil de böyle bir fanatizm yaşanıyor, diye soranlara hemen söyleyeyim: Hayır, Cezayir Arap değildir. Halkın büyük çoğunluğu Berberi kökenli olup, Arap diline ve İslamiyet'e sonradan geçmiştir.

V.S.Naipaul'ün, aslı Arap olmayan toplumlardaki 'kimlik' krizine parmak basan kitabını anlatmaya cuma günü devam edeceğim, sevgili okurlar. Çünkü biz de bu toplumlardan biriyiz ve birileri, Türklerin kimliğini 'İslamiyet'le açıklamaya çalışıyor günümüzde. İslamiyet'i kimlik belleyenlerin düştükleri kimlik boşluğunu öğrenmekte yarar var.