Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Veni, vidi, mangi...

Radikal · 17 Mayıs 1998

Sicilya'da öfkeler, Etna Yanardağı'nın taşları gibi kara, taze aşklar fıstıki yeşil, yıllanmış sevgiler papirüs rengidir. Akdeniz'in 4,5 milyon nüfuslu bu en büyük adasına doğru yola çıkmaya karar verdiğimde, insanlar bana Sicilya'yı Sicilya yapan Yunan, Bizans ve Roma uygarlıklarından değil; yankesicilikten, çapulculuktan söz ediyorlardı. Dünyanın en etkin mafyasının Sicilya'dan ABD'ye yayıldığı düşünülecek olursa, her türlü uğursuzluk aklına gelebiliyordu insanın.Etna'nın kara, ama bereketli topraklarına ayak bastığımda kapıldığım ilk duygu, içgüdüsel bir tanışıklıktı. Sanki çocukluk bahçeme kavuşmuş gibiydim. Oysa fıstık ağaçları, portakal, limon ağaçları yoktu, toprağı kara değildi benim bahçemin. Ömrümde bunca papirüs sazını bir arada görmemiştim. Nasıl olup da kendimi böylesine 'oralı' hissediyordum?

Sicilya, tüm Akdeniz doğasının, kültürünün; bozulmamış, duru kalmış bir küçük özeti gibiydi. Akdeniz'in mavi kutusunda, güneşte şavkıyan bir mücevherdi. İki kişilik gezgin ordumuzun emri, Cavalieri Colagrossi tarafından verildi: "Hedefimiz Siracusa!"

Sirocco rüzgârlarıyla dalgalanan Siracusa'da, karargâhımızı mahallenin kültür muhtarı Lia Lago'nun saray yavrusunda kurduk. Adalı olduklarından mıdır nedir, Siracusa'lıların mekânda bir ferahlık, hanede bir genişlik merakı var. Lia'nın, "Kusura bakmayın, küçük, gösterişsiz ..." diye sunduğu ev, koca Paris'te beş ailenin barındığı bir apartman boyutlarındaydı. Sokaklar belki daha insancıl ölçülerdedir umuduyla kendimizi dışarı attık. Cavalieri Colagrossi, atını, pusatını isteyen Sezar gibi haykırdı: "Kahve Karı! Çikolatalı dondurma!" Lia'nın 'Siracusa'nın en iyi dondurmacısı' seçtiği yaşlı Sicilyalının dükkânında, yeryüzünün tüm rayihalarını 'granita' dedikleri kardan tepeciklere, 'gelato' dedikleri muhallebi kıvamındaki dondurmalara dönüştürüyorlardı.

Derken balığa çıktık. Kentin yaşayan müzesi Ortigia mahallesinin pazarı deniz, kayıklarımız rengârenk tezgâhlardı. Unuttuğum bütün otların arasından geçtik. Kuzukulağı, pazı, roka, rezene öbekleri önünde yaptığım tezahürata kimse anlam veremedi. Vatoz, orfoz, yılan, hamsi, sardalya, kılıç, ton; denizden ne çıkarsa yiyordu Siracusa'lılar. Küçücük kalamarlar, ahtapotlar; Fasalari, Vongole, Datteri denilen kabukluların hepsi midemizin yolunu bekliyordu. Hayır, Akdeniz tükenmemiş, kalan servetini Sicilya sahillerine yığmıştı. MacDonald's dükkânı barındırmayan Siracusa'da, "Veni, vidi, mangi!" narasıyla sonuçlanacak seferimiz başlamıştı.