Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Saldırganlık kurtları

Radikal · 13 Haziran 1998

Dünya kupalarının katmerli şampiyonu, oyuncuları 'futbol büyücüleri' diye adlandırılan Brezilya, Fransa 98'e katılmak becerisini gösteren Şili, Kamerun gibi ülkelerin sosyal adaletsizlik, yoksulluk içinde kıvranan halklarını düşününce aklıma hep aynı fıkra gelir: Zavallı çocuğun bacakları, doğuştan yoktur. Bir trafik kazasında da iki kolu kopmuştur, ama yaşamaktadır ve çok iyi huylu, çok yardımseverdir. Bir pazar günü, sevinç içinde: "Ben bugün futbol oynayacağım," der annesine. Kadıncağızın gözleri dolar, "A benim zavallı yavrum, bu halinle nasıl futbol oynarsın sen?" Çocuk gülümser: "Hiç merak etme sen, ben top olacağım, onlar oynayacaklar!"

Bugün dünyada, ülkelerinde haksızlıklar, eşitsizlikler ve yoksunluklar yaşayan insanlar; adaleti maç sahalarında buluyor ve kimliklerini, tuttukları futbol takımlarıyla özdeşleştiriyorlar. Bir Türk takımı, uluslararası platformda yabancı takımlara karşı oynamak üzere seçildiğinde yaşadığımız toplumsal sevinç; aynı uluslararası platformların siyasal kanadında sürekli itilip kakılan Türkiye imgesine karşı aldığımız bir rövanş değil midir?

İki kez dünya şampiyonu Uruguaylı ünlü oyuncu Jose Nazazi, "Milli takım, vatanın ta kendisidir..." ya da Kamerunlu Roger Milla, "Ben bir yedek subayım ve ülkeme yirmi yıldır hizmet etmekten gurur duyuyorum..." derken haklıdırlar. Çünkü milli futbol takımları, temsil ettikleri ülkenin devleti ve ordusuyla özdeşleşmektedirler, kazandıkları zafer de ulusaldır, yenilgi de. "Futbolün jeopolitiği" adlı makalenin yazarı Pascal Boniface'a göre, artık savaşlar devletler arasında yapılmıyor. Dünyadaki otuzu aşkın ve halen süren çatışmaların tümü 'iç savaş' niteliğini taşıyor ve insanlık, 'devletlerarası savaş' türünü geride bırakarak, 'devlet içi' savaş dönemine girmiş bulunuyor. Boniface, "Sakın futbol, artık geçmişte kalan devletler arası savaş alanlarının sonuncusu olmasın?" diye soruyor. Yanıtını kimse bilmiyor ama, sorunun ilginç olduğu kesin. Clausewitz, 1996 Avrupa Kupası'nda, İngiltere'yi Almanya ile karşı karşıya getiren maç hakkında: "Başka araçlarla savaşa devam," demişti. Savaştan kastı, elbette İkinci Dünya Savaşı'ydı ve tarihsel Almanyaİngiltere düşmanlığından söz ediyordu.

Eğer bu görüşler doğruysa, futbol maçlarında zincirinden boşalan milliyetçiliğin, ırkçılığın, şiddetin ve yenme ve yenilme olgusuna bağlanan toplumsal coşkunun, yeşil çimlere aktığını; iki takım taraftarları arasında kavga dövüş bile olsa, bu durumun gerçek bir savaştan daha az zararlı olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin 'dazlaklar' diye bilinen ve doğrudan ırkçı İngiliz örgütü National Front'un düşüncelerine bağlı Skinhead militanları, savaş şarkılarını; ellerinde makineli tüfeklerle insan tararken değil de, sahalarda söylüyorlarsa, birkaç kişiyi sembolleri olan buldog köpeklerine ısırtmakla yetiniyorlarsa ve taşkınlıkları, polisiye önlemlerle az çok sınırlanabiliyorsa, ne mutlu bize! Dünya savaşının yeni er meydanı futbol sahaları ise, pekâlâ, pek güzel.

Ve bu manzarada, Fransa 98 Dünya Kupası'na katılmayı başaramayan Türkiye'nin, İkinci

Dünya Savaşı'ndaki politikasına sadık ve son savaşta "tarafsız" kalmayı başardığı söylenebilir.

Bu da bir tesellidir. Ancak, kupada dökemediğimiz saldırganlık kurtlarımız, iç ya da dış, küçük ya da büyük, gerçek bir savaş alanına yöneltilmediği sürece geçerlidir.