D9 Koğuşu
Radikal · 14 Haziran 1998
SAUDADE, tüm harfleri birer bıçak gibi yüreğe saplanırcasına söylenmesi gereken bir sözcüktür. Portekizcedir ve akrabası olan hiçbir Latin dilinde tam çevirisi yoktur. Oysa Türkçe karşılığı vardır: 'Özlem'. Ya da, daha yakıcı olması için, 'Hasret'. Hasretin ne olduğunu bilmeyen, Portekizliler ya da Türkler gibi bir geçmişin özlemini çekmeyen, yitiklerine bizim kadar ağlamayan; gidenin yerine gelenle yetinen, pratik, pragmatist ve kartezyen Fransızlar, İtalyanlar ve İsyanyollar, Saudade'yi bir çeşit nostalji, melankoli diye açıklamaya çalışırlar. Oysa Saudade'nin, yani 'Hasret'in içinde yalnız hüzün değil, o yokluktan, yoksunluktan alınan keyif de vardır. Ve sevgili Cevat Çapan'ın güzelim Türkçesiyle dilimize kazandırdığı Fernando Pessoa'da tüm varlığını bulur Saudade.
"Ey benim çocukluğum, kırılmış oyuncağım / Dönememek o geçmişe, o eve, o sevgiye / Orada kalamamak hep çocuk, her zaman mutlu!" diye yazarken dev ozan, 'Denize Övgü' şiirinde; tüm ömrünce ikinci bir deri gibi taşıdığı Saudade'sini dillendirmektedir. Ve Portekiz'in ulusal Saudade'si, gözleri ve kulakları dünyaya açık tüm insanların titreyerek dinlediği o eşsiz müziğe ve şarkılara, FADO'lara hayat vermiştir. Latince 'fatum'dan gelen Fado, kader demektir. Türkiye ve Portekiz gibi ülkelerin halkları, geniş genelinde kader şarkılarını severler. Çünkü onlar, asla kaderlerini kendilerinin çizdiğine değil, kaderin onların yollarını çizdiğine inanmışlardır hep.
Bugün bir mektup aldım. Bursa Kapalı Cezaevi'nin D9 Koğuşu'ndan. Zarfı, mektuba verilen değeri vurgulamak için binbir özenle kesilip yapıştırılmış, elle yapılmıştı. Olağanüstü güzellikte bir elyazısının, az rastlanır durulukta bir Türkçenin sahibiydi yazarı. Suçunun ne olduğunu bilmiyorum, çünkü kendisini anlatmamış bana. Ama bu satırları yazan kişinin, suçlu olamayacağına karar verdim gönlümde. Ve o mektubu aldım, yürek cebime koydum; Paris'in yollarını dolaştırdım ona. Parisli Portekizlilerin arasına karıştım, Saudade adlı meyhanenin tezgâhında, bir kadeh Porto içtim şerefine; güzeller güzeli bir Portekiz köylü kadının Fado'larını dinlettim. Ey D9 Koğuşu! Kulakların çınladı mı? Ne dediğini anladım senin. Şu fatum, fado ya da kader, iplerini başka türlü oynatsa, senin yerindeki kukla, senin koğuşundaki mahkûm ben olabilirdim. Ve bir vicdan muhasebesi yaptım. Hangimiz suçluyduk, hangimiz suçsuz? Sen, alanı geniş bir kafesin parmaklıklarına çarpıncaya kadar yürümüş, tehlikeyi göze almış, kapısından çıkmaya çalışırken yakayı ele vermiştin ve seni daha küçük bir kafese koyarak, asıl kafes sistemini senden korumuşlardı. Ben, yakayı ele vermemek için parmaklıklara yaklaşmamaya, değmemeye çalışıyordum. Oysa aynı isyanları paylaşıyorduk. Sen daha cesurdun, ben daha korkak. Sen yenemeyeceğin kafesin bekçileriyle göğüs göğüse denedin gücünü ve yenildin. Ben göğüs göğüse mücadeleyi göze alamıyorum. Oradan çıkınca benim gibi korkak ol, demek geliyor içimden sana. Parmaklıklara çarpıp kırılma. Aralarından geçmeye, özgürlüğe sızmaya çalış, korkakça olsa da...
Çünkü... Fernando Pessoa'nın söylediği gibi: "Kardeşlik devrimci bir kavram değildir ne de olsa / Kardeşliği yaşamak öğretir bize, her şeyi hoşgörmeyi öğrettiği gibi / Ve insan şaşar ne kadar çok şeyi hoşgörmek zorunda olduğuna."
Ve yaşamak için Saudade'yi, o yakıcı hasreti, tatmadan duyumsamak gerekmektedir.