Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Futbol ve intihar

Radikal · 15 Haziran 1998

İstanbul'dan gelip Paris'i benimle 'dağıtmak' isteyen dostlarımın, çoğunu hoş gördükleri kusurlarımdan biri, hiç kimse tarafından anlayışla karşılanamayacak türdendir. Gözler fal taşı gibi açılır ve sanki topal olmuşum, bir kolum ya da bacağım eksikmiş gibi acıma dolu bir sesle sorulur: "Araban yok mu?" Hayır, arabam yoktur. Çünkü Paris'te arabası olmak değil, olmamak bir lükstür. Bir arabam olsa, Paris metrolarını, o metrolarda gördüklerimi göremem; otobüslerinde insan öyküleri dinleyemem, taksi şoförleriyle muhabbet edemem, yani asıl o zaman kör, sağır ve dilsiz bir içine kapanıklık yaşarım. Bu tercihimi bilirmiş gibi bol bol ödüllendiren en zengin kaynak, Parisli taksi şoförleridir. Elbette ki hepsi sevimli değildir. Kimisiyle saç saça baş başa kavga ederiz. Ama aralarında direksiyon feylezofu, öylesine çok ve hoştur ki, yârenliğin tadına doyulmaz. Cumartesi akşamı, duraktaki ilk taksiye attım kendimi. İstikamet, her hafta olduğu gibi dostların randevusuz buluştuğu La Palette kahvesi. Şoför, ufacık tefecik, altmış yaşlarında, hayatından bezmiş bir İspanyol göçmeni. Birinci vitese geçirirken sordu: "Fransa stadına mı?" Hayır, dedim tabii ki ve adresi söyledim. "Haklısınız," diye boynunu büküp, süngüsü düşük sesiyle ekledi: "Zaten benim da umurumda değil futbol mutbol!" Şaşırmak sırası bendeydi. Çünkü İspanyol asıllı olacak, şoför olacak ve futbol umurunda olmayacak. Birden öfkelendi: "Zaten İspanyol takımı da yenildi bu gece. Kupada değiliz artık! Üstelik kimin parasıyla yapılıyor bu Dünya Kupası falan? Bizim vergilerimizle değil mi? Oysa bana sordular mı, senin verginle futbol oynatacağız diye? Pis hırsızlar!" Dereden tepeden derken, çok mutsuz olduğunu anlatmaya başladı. Karısı kendisini terk ettiğinden beri, yaşamak istemiyordu. Bir akşam yatıp, ertesi sabah uyanmamak ne kadar güzel olurdu! Yalnızlığa alışık değildi, "Birisinin bana ne yapıp ne yapmamam gerektiğini söylemesine ihtiyacım var; anlıyor musunuz?" diyordu. Karısı, kendisini geceleri çalıştığı için bıraktığını anlattı. İspanyolca bildiğimi öğrenince pek coşmuştu, Cervantes'in güzel dilinde ağlayan sesi, durup dinmek bilmiyordu. "Ciddi olarak intiharı düşünüyorum; tabii siz de evlisinizdir, beni istemezsiniz, değil mi?" diyordu. Bir ara, nedense aklıma gelip sordum: "Karınızla ne kadar zamandan beri ayrısınız?"

"On iki yıl oldu!" demesin mi?

Kahkahayı bastım. Sevimli şoförüm aslında, İspanya Milli Takımı, Nijerya tarafından 3-2 yenildiği için intihar etmek niyetindeydi. Takımı Dünya Kupası'nda elendiği için ölmek ciddi sayılmayacağından, on iki yıl önce boşandığı karısını hatırlamış, mutsuzluğunun hıncını ondan çıkarıyordu. İspanya'nın yenilgisi, ne yazık ki direksiyon salladığı saatlere denk gelmiş, radyodan dinlediği acı haberi birileriyle paylaşamamaktan ötürü yıkılmıştı. Şöyle birkaç sıla arkadaşıyla iki tek atıp ağlasa, karısını unutacaktı yeniden!

Seine Nehri'ne giden yolda, karşımıza birdenbire Nijerya taraftarları çıktı. Renkli sarileri, uzun tavuk tüyleriyle bezedikleri kafa süsleri ve tamtamlarıyla, yağmura aldırmadan, çıplak ayaklarının üstünde hoplaya zıplaya zaferlerini kutluyorlardı. Şoförüm, "Yamyamlar! Yamyamlar!" diye yavaş yavaş üstlerine sürerken taksiyi; ücreti koltuğa, kendimi dışarı attım. Dünya Kupası'nın ilk cinayetine tanık olmak istemiyordum doğrusu!