Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Suç ve basın

Radikal · 17 Haziran 1998

1789 İnsan Hakları Bildirisi'nden bu yana, ifade özgürlüğü kavramı

epeyce yol aldı ve düşüncelerini bir medya aracılığıyla ifade etme olanağından yoksun milyonlarca yurttaşın da bir 'algılama hakkı' yani doğru haber, yansız haberle bilgilendirilmek özgürlüğünün de var ve çok önemli olduğu anlaşıldı. Dolayısıyla, ahlaklı ve sağlıklı bir basın organı iki ayak üzerinde durur. Ayaklardan biri, 'brüt' haberdir. Diğeri ise, muhabir ya da yazarın 'kişisel görüşünü' yansıtan 'yorum'. Ancak, basında yansız, yani 'brüt' haber ve gerçekten 'kişisel' bir yorum sunmak mümkün müdür? Hayır. Çünkü İfade özgürlüğünü kullanmak, ancak basın organlarının özgürce kurulup, özgürce yayım yapmasına bağlıdır. Ne kadar yetenekli ve parlak olurlarsa olsunlar, bugün üç beş gazetecinin bir araya gelip gazete çıkarmaları mümkün değildir. Radyo kurması da değildir, televizyon sahibi olması da. Dolayısıyla gazetecinin özgürlüğü aslında sanaldır ve çalıştığı basın organının 'tahammül' derecesiyle sınırlıdır. Organın 'tahammül' sınırlarını ise, ister istemez devlet ve kamuoyunun 'ilgisi' çizmektedir.

Türkiye'yi ele aldığımızda, bugün tüm dünya basını gibi Türk basınının da göbekten bağlı olduğu satış, yani kamuoyu ilgisini çevreleyen 'tahammül' sınırlarının okyanusları aştığını görüyoruz. Bir Sibel Can'ın iç çamaşırları ya da Hülya Avşar'ın memeleri, bu engin tahammül içinde başsayfalara, ana haberlere konu oluyor ve kimsenin aklına 'Yahu basın bu mu, ifade özgürlüğü bu mu?' demek gelmiyor. Oysa devletin çizdiği ve özellikle siyasal düşünceleri, fikirleri içeren sınırlar pek dar. Örneğin devletin Kıbrıs politikasını eleştirmek, neredeyse vatan hainliği. Güneydoğu'da olup bitenleri, bırakın yorumlu, yorumsuz ele almak riskli. Ermeni sorunundan söz ederken 'soykırım' iddiasının önüne mutlaka bir 'sözde' koymak gerek, vb.

Meslektaşım Ragıp Duran, dün işte bu tellerle çevrili daracık mayın tarlasında dans ederken bir dikene takıldığı için hapise girdi. Ragıp Duran, hepimiz kadar yansız, hepimiz kadar yanlı bir gazeteciydi ve hiçbirimizden daha suçlu değildi. Çünkü düşünce, 'vurun, kırın, öldürün' diye şiddete açık çağrı içermediği, insan hak ve özgürlüklerini kısıtlayıcı uygulamaları önerip savunmadığı sürece, hiçbir biçimde 'suç' değildir, olamaz, sayılamaz! Ragıp Duran'ın 'yanlı' ya da 'yansız' bir gazeteci olduğu, basın ilkeleri ve ahlakı çerçevesinde elbette tartışılabilir. Ancak 'özgür' ve 'demokrat' ülkelerde 'etik' bir tartışma oluşturan eylem ve söylemler, Türkiye'de tartışmadan ceza konusu olmaktadır. Ragıp Duran, dün hapse 'şiddet çağrısı' yaptığı için değil, 'örgüt propagandası yapmak' suçundan girdi. Gönül isterdi ki, Duran'ın röportajında ve haberlerinde örgüt propagandası yapıp yapmadığı, insanların düşüncelerini söylediği için hapse atılmadığı bir ülkede, bir yansız gazetecilik tartışması olsun; ceza müeyyidesi değil. Çünkü düşüncenin suç sayıldığı Türkiye'de, o düşünceyi paylaşmayan kişilerin bile, devletin indirdiği ya da indireceği silleyi bildiklerinden 'düşene vurmaları' mümkün değildir. Ve bu tür uygulamalarla Türkiye, kendisini tartışmanın yok olduğu, yani despot bir kimliğe 'mahkûm' etmektedir. Özgürlüğünü ve manevra alanını asıl kısıtlayan, devletin kendisidir. Muhalefetin olmadığı bir demokrasi nasıl demokrasi sayılmazsa, karşıtının söylenmesine izin verilmeyen bir devlet görüşü de inandırıcı olamaz.