Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Kör uçuşu

Radikal · 20 Haziran 1998

Üç tektanrılı dinde 'kutsal', mucizeleriyle olduğunca adaletiyle ünlü İsrail Kralı Hz. Süleyman, ülkesinin en büyük hapishanesini ziyaret ediyormuş. Önünde secdeye gelen mahkûmlardan birine: "Ayağa kalk ve söyle bana!" demiş, "Ne suç işledin ki, buradasın?" Mahkûm boynunu bükmüş: "Suçsuzum hünkârım! Hiçbir kötülük yapmadım." İkincisine dönmüş Kral Süleyman: "Peki sen söyle bakayım, ne yaptın da hapsettiler?" Adam ağlamaklıymış: "Vallahi bir şey yapmadım hünkârım, adli hata kurbanıyım." Hz. Süleyman hepsinden aynı yanıtı aldığı suçsuz mahkûmlar arasındaki soruşturmasını sürdürürken, içlerinden biri çıkıp: "Ben suçluyum hünkârım," demiş, "Şikâyete hakkım yok. Yaptıklarımın cezasını çekiyorum!"

Hz. Süleyman, gardiyanlardan birine el edip: "Şu cezasına müstahak mahkûmu derhal çıkarın hapisten!" buyurmuş, "Bunca masumun ahlakını bozuyor!"

Şu sıcak haziran sabahında, insanların yaşadığı mutluluklara olduğu kadar mutsuzluklara da ilgisiz bir doğanın, klaksonların gürültüsü, motorların homurtusu üstüne serptiği ıhlamur çiçeklerine bakarak, günlerdir bu fıkrayı düşünüyorum. Rahatım yerinde. Fıstık çalanları on birer yıla mahkûm ettikten sonra, şimdi de baklava çalan çocukları içeri tıkan; buna karşılık eşkıyanın kimi zaman elini kolunu sallayarak girip çıktığı, bazılarının ise hiç girmediği hapishaneler ülkesine ne kadar uzağım! Ne kadar ilgisiz olmalıyım aslında, suçun ödüllendirilip suçsuzluğun cezalandırıldığı, susineklerinin bir şaplakta yamyassı edilip akreplerin, çıyanların ve zehirli yılanların altın kaplarda beslendiği memlekete! Öyleyse nedir içimdeki bu keder, bu haksızlık duygusu, eziklik ve boğuk isyan? Bir Hz. Süleyman çıkmadığı için midir ki, masumlar içerde ya da dışarıda cehennem azabındalar; suçlular ise keyif çatıyorlar o yüreğime yakın, gözlerime ırak diyarda?

İstanbul'a son gelişimde, 'Cumhuriyet' filmini hazırlayan sevgili Ziya Öztan, "Bu kitabı al, oku!" dedi. Haldun Derin'in 'Çankaya Özel Kalemini Anımsarken' adlı kitabını; Türkiye'nin birkaç ay önce başlayan, ansızın ve beklenmedik bir hızla artan yalnızlığı, dışlanmışlığı, dünyadan kopuşuyla, müebbet sanık sandalyesine oturtulduğu şu günlerde okumaya koyuldum. Bir yanda AB'den ikinci kez Cardiff'te yediğimiz tokat, bir yanda Fransız parlamentosundan geçen sözde soykırımın elle tutulur biçimi Ermeni yasası. Bir yanda PKK, öte yanda Kıbrıs'a inip kalkan savaş uçakları. Bir yanda Boğazlar'dan geçecek petrol yüklü tankerler ve Rusya, öte yanda düşman güneydoğu sınırları. Yedi köşeden sıkıştırılmışız, bunalıyoruz. İçerde irtica mangaları, silah kuşanan şehir eşkıyası. Kireçlenmiş bir adalet, kabız olmuş bir yasama, topal bir yürütmeden mustaribiz. Söz ishalinde muhalefetle yarışan iktidarların bozgunu, felçli bir ülkede boğuluyoruz.

Ve Haldun Derin'i okuyorum: "Seçim kazanarak ülkeyi yöneten ve zamanla cıvıtan politikacının çarıklı erkânı harp yönü ağır bastı mı, her seferinde gerçek erkânı harp işlere el koyma zorunluluğuna itilmiş olacaktır..."

Ve MGK toplanıp dağılıyor. Ve Kıbrıs'a savaş uçakları inip kalkıyor. Ve bir gün MGK, belki de dağılmayacak. Ve savaş uçakları, indikleri yerde konuşlanacaklar belki de. Bırakın gün ışığını, karanlıkta bile kör yarasalar gibiyiz. Kafamızı çarpa çarpa öğrenemedik, duvarın ne yanda, çıkışın nerede olduğunu.