Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Tükeniş

Radikal · 28 Haziran 1998

Toplumu bir üçgen olarak düşünürsek, ağır ağır netleşen yeni biçiminde, Türkiye'de bir ucun, çağdaşlığı Batı uygarlığına özdeşleştirerek bu kültürü örnek aldığını; öteki ucun İslamiyet'e abanarak Araplaştığını ve üçüncü köşede her türlü metafizik düşünceden uzak, tek amacı biraz daha para kazanmak olan ve günlük sorunlarına çözüm arayan kitleyi görürüz. Varsıl olup daha çok kazanmak ve günlük yaşam refahını artırmaktan başka amacı bulunmayanları da üçüncü topluluğa katabilirsiniz. Bu tablo içinde, günlük dilimizden iki sözcük yok oldu. İlke ve ülkü. Elbette ilkeli insanlar var. Ama bireysel ölçüde. Toplum olarak ortak ilkelerimizin varlığından söz edemeyiz. 'Ülkü'ye gelince, sözcük olarak bize yalnızca Ülkü Ocakları'nı çağrıştırıyor ve belki yanılıyorum, ama ülkünün ideal demek olduğunu da pek bilen kaldığını sanmıyorum. İdeal sözcüğü bile ülkemizde 'örnek' anlamına kullanılıyor artık ve Türkiye olarak, toplumsal ideallerimiz nedir sorusuna, kimsenin yanıt verebileceğine inanmıyorum.

Oysa aynı Türkiye'de, üst düzeyde eğitim görmüş bir genç insanlar kuşağı yetişiyor. Toplumun içine düştüğü kimliksizliği, belki de adını koyamadan, ama en derinden ve en vurucu biçimiyle onlar duyumsuyorlar. Ataköy'de intihar eden o güzelim çocuklar, arkalarında çok düşündürücü, çünkü 'Biz buraya ait değiliz' diyen ve... İngilizce yazılmış bir metin bıraktılar. Bizim medya tellakları, örneğin Star televizyoncuları, ilkesiz ve ülküsüz toplumun o seyyar varoş pazarcıları, kendi vasıfsız beyinlerine ve ceplerini doldurmak olan ufuklarına sığmayacak düzeyde akıllı ve duygulu bu çocukların intiharını, yok şeytana tapıyorlardı, yok bilmem nereye gitmişlerdi, yok bilmem ne okumuşlardı diye ucuzlattı. İğrenç paparazziler, üçüncü çocuğu yem seçtiler kendilerine, küçücük Zeynep'in dünyasını karartıyorlar. Dünyanın her yerinde gençliğin, uğrunda yaşamaya değer ülkülere ve umutlara ihtiyacı vardır. Dünyanın her yerinde, ülküsü, yani umudu ve amacı kalmayan insanlar ve özellikle gençler intihar eder. Başlangıçta kişiliğin gelişmesi için gerekli olan birbirine özenme mekanizması, en çok gençler arasında yaygın olduğu ve bu intiharların artmaması için, toplumsal ilkeler içeren bir dikkat gerekir. Peki Türkiye'de kim gösterecektir bu dikkati? İlkesiz medya tellakları mı, yoksa keseledikleri ilkesiz ve ülküsüz insan sürüleri mi?

Türkiye'de umudun bitmesinde, genç insan intiharlarının çoğalmasında, elbette ailelerin de sorumluluğu vardır. Ama ailelerin gösteremediği yüce hedeflerin, aşılayamadıkları ideallerin temelinde, kendilerinin de paylaşmadığı çünkü olmayan toplumsal ilke ve ülküler yok mudur? Şimdi bana tutup, "Ama bak, dini bütün ailelerde intihar yok!" demesin sakın İslamcılar. Bugün Ataköy'deki intiharların yamanmak istendiği 'şeytan'ın varlığını kabul eden tek kurum, dindir. Dinsizseniz, şeytana da inanmazsınız zaten. Üstelik, gerici aile baskısından bunalıp ya da Kur'an kurslarında dayak yedikten sonra intihar eden gençlerin sayısı, hiç de azımsanacak gibi değildir.

12 yıl önce hapisten çıkan arkadaşım Ali Sirmen'e: "Şimdi topluma nasıl uyum sağlayacaksınız?" diye sormuştu gazeteciler. Sirmen, "Aptal mıyım ben, niye uyum sağlayayım? Onlarla barış içinde, bir arada yaşıyorum!" demişti. Sanırım tek çare, çocuklarımıza bu topluma uymadan yaşamayı ve ayakta kalmayı öğretmek.