Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Midevi intikam

Radikal · 1 Temmuz 1998

İnsanlığın geçmişini geleceğinden ayıran en önemli öğe nedir, derseniz sevgili okurlar, 'para'dır derim. Çünkü uzak tarihimizdeki göçler, istilalar, savaşlar ve barışlar, yalnızca ekonomik olmayan pek çok faktöre dayanmıştır. Oysa günümüz tarihini, yalnızca 'para' yazıyor. Göç, istila, savaş, barış, egemenlik, sömürgelik; güç ve iktidar varlığını, tüm amaçları ve hedefleri hep paranın çokluğu, azlığı ya da yokluğu belirliyor. Tekilden çoğula, bireyden topluma istisnasız hepimizin paylaştığı ve üzerinde fikir birliğine vardığımız tek inanç, paranın önemi. 'Bir lokma, bir hırka' felsefesi, bu söyleme sahip çıkan din tarafından bile dışlandı, herkes, hepimiz daha çok para kazanmak peşindeyiz. Pek parası olmayanın tatminsizlik duygusunu anlıyorum da, çok parası, hatta sülalesine yetecek kadar parası olanların, hâlâ daha çok, daha çok, sınırsız para kazanmaktan başka bir amaca yönelmemelerini kavrayamıyorum. Oysa, basite indirgeyecek olursak sahibine daha iyi 'yemek' sağlamak aracı 'para', nedense bu işlevi yerine getiremiyor. Sanki para ile mide arasında bir düşmanlık var. Benim tanıdığım hiçbir 'aşırı' zengin, canının çektiği yemeği, istediği gibi, istediği kadar yiyemez. Ya kolesterolü vardır, ya ülseri, ya da şişmandır ve nedense, daima en sevdiği yiyecek yasaklanır doktorlar tarafından kendisine. Dünyanın bütün lokantalarını aynı anda kapatabilecek bu insanlar, bazen bir sahanda yumurtaya hasret kalırlar. Sağlıklı olanları bile, 'ilerde hasta olursam' korkusuyla sınırlarlar kendilerini. Oysa benim ciciannem zengin değildi ama, tereyağından başka yağ koydurmadığı sofrasının başında ve 88 yaşında, bir gün, bir öğünde bir kilo kaymak yemişti. Dayanamadığı kaymak, ağız sütünden yapılmıştı ve ekmek kadayıfı takviyeliydi. Ciciannem, bu ziyafet sonrası sarılık olup yatağa devrildi. Ölecek sandık, dirildi ve 96 yaşına kadar yaşayıp, istediği her şeyi yedi!

Adana depreminden sonra, tüm afetlerin ardından âdet olduğu üzere ve geçici bir süre için, un helvası gibi dağılan betonarme yapıların sorumluları aranıyor elbette. Kimsenin mahkûm edilmeyeceği sanık sandalyesine, inşaat yasaklı sit alanlarında temel atan cumhurbaşkanından, çarıklı müteahhidine herkes oturabilir bence. Ancak bunca sorumlu arasında, 'kontrol mühendisleri'ni işaret etmedi kimse. Oysa kamu kurumları ve devlet daireleri, yaptırdıkları inşaatları biliyorsunuz kontrol mühendislerine denetletirler. Kontrol mühendisi, müteahhit için çok önemli bir şahıstır ve mühendis, inşaatın her etabında 'uygundur' imzasını çakmadan iaşelerini alamazlar, yapıya devam edemezler. Çocukken, böyle bir kontrol mühendisi komşumuz vardı. Bir devlet kurumunun ihale ettiği inşaatları denetlerdi. Hiç unutmuyorum, hastalıklı, kara kuru bir adamdı. Korkunç bir ülseri vardı, hiçbir şey yiyemezdi, iskelet gibiydi. Oysa müthiş zengindi. Annem ve babam, müteahhitlerin bol bol 'yedirdiğini' fısıldarlardı bu mühendise. Çocuk aklımla, bol bol yedirilen bir adamın, nasıl olup da böyle sıska kaldığını çözemezdim. Sonra anladım ne iş yaptığını ve ne yediğini.

Türkçemizde, 'kursaktan geçmek' diye bir deyim vardır ve midenin paraya kurduğu tuzak, yani aç gözlülük sınavıdır. Gözü doymayan insanların ülkesinde, mideler isyan eder, varsıllar yoksul yemekleri yemek zorunda kalır. Adaletin fasarya olduğu vatanlarda, ilahi adalet de bundan ibarettir.