Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Sanat ve zanaat

Radikal · 4 Temmuz 1998

Üniversite öğrencilerini, özel bir duygusallıkla severim ben. Sanırım bu sevgim karşılıksız değil, çünkü bütün Türkiye üniversitelerinde okurlarım var. Gönderdikleri yüzlerce Internet mesajını yanıtlayamıyorum ama, olsun, biz birbirimizi iyi anlıyoruz. Elbette yobaz olmayanlarından söz ediyorum, ama öğrencilere karşı beslediğim güzel duyguların bir nedeni var. Bu genç insanlar, henüz yaşam ve çıkar kavgasının içine girmediklerinden, dünyaya cömert, arı duru, hesaptan uzak gözlerle bakabiliyorlar. Onlar daha 'insanlıktan' çıkmayan insanlar. Eğitimlerini bitirip yaşamlarını kazanabilmek için düzenin çarklarına girdiklerinde, pek çoğunun en dürüst düşünceleri, onurlu ve paylaşımcı yaklaşımları üniversite sıralarında kalacak, biricik düzgün tarihleri olacak. Pek azı, dün okul sıralarında toplumun yüksek çıkarlarını gözetirken bugün cebinin hizmetine girenlerin uyduğu çarklara kaptırmayacaklar kendilerini. İşte bu yüzden, henüz 'temiz' oldukları için severim öğrencileri. Mimar Sinan Üniversitesi öğrencilerinden Yakup Hakan Sekmen'in, kendileri için 'saygısız' ve 'eşeklik baki kalır' diyen Hülya Yavşar'ı mahkemeye vermesine bayıldım. Ayrıca, üniversite öğrencilerinin bu kadın gibilerini 'sanatçı' kabul etmemesini kesinlikle haklı buluyorum. Her şeyin pahalılaştığı bir ülkede, kavramlar bunca ucuzlatılmamalı.

Hande Yatakizi, içinde yüzdüğü lüksü ve kulaçlaya kulaçlaya bitiremediği servetin kaynağını bir gazeteye "Alnımın teriyle kazanıyorum" diye açıklamış. Hande kadının terleyen yerine 'alın' mı denir, bilmiyorum ama, gerek bu hatun, gerekse Hülya Yavşar, Sibele Ban ve erkek kadın daha birçoklarına 'sanatçı' denemeyeceği açıktır. Öyleyse nasıl tanımlanmalıdır bu ünlü kişiler?

Ortaçağ'da Floransa halkı, zengin tüccarlar ve parası bol aristokratlardan 'popolo grasso', yani 'besili kişiler' diye söz edermiş. Ve zanaatçılar, 'popolo grasso' sınıfından sayılırlarmış. Bizim Hande'lerin, Hülya'ların 'popo'ları dolayısıyla sanatçıdan çok 'zanaatçı' sayılmaları gerektiğini düşünüyorum. Hatta çok kârlı bir iş yaptıklarına göre, zanaatçı değil 'zanaatkâr' diye anılmalıdırlar. Çünkü kişinin sanatçı olması için, kendi gövdesinden gayrı bir estetik değer üretmesi baş koşuldur. Oysa bu zevatın estetik yaratıcılığı, kendi burunları, memeleri, kalçaları, bacaklarını kaldırıp indirmek, çektirip düzelttirmekle sınırlı. Yaratma alanı olarak yalnızca kendi gövdelerini kullanıyorlar. Üstelik, bu mantığı daha da geliştirecek olursak, onların gövdelerini ameliyatla güzelleştiren zanaatçının aslında doktor, kendilerinin yalnızca kâr metaı, yani 'zanaat' oldukları gibi bir durum ortaya çıkıyor.

Eser kendi gövdeleri olduğuna göre, Hülya Yavşar ve Hande Yatakizi gibiler bu kapsamda son derece başarılı 'zanaat yapıtları' sayılır. Hatta zanaat severlerde yarattıkları afrodizyak ve fizyolojik etkilere bakarak, kuvvet macunu, bal, baharat, ceviz, incir gibi yararlı 'ziraat' ürünü olarak da kabul edilebilirler.

Beyni besinsiz kalan kalabalıkların, sanattan çok zanaat ve ziraata duyarlı olmaları doğaldır. Ve bizimki gibi ülkelerde, 'popolo grasso' zanaatkârlarının önünde daha çoook sağmal inek ve besili bir gelecek uzanmaktadır.