Sünnet
Radikal · 5 Temmuz 1998
Paris bistroları, benim bugüne değin gördüğüm en demokratik yerlerdir. Üniversite profesörlerinden duvarcı ustalarına, sınıf ayrımı gözetmeksizin herkesin aynı tezgâha dirsek dayadığı, havadan, sudan, politikadan söz ettiği bistrolarda, topluluk içindeki saygınlık 'şarap bilgisi'yle kazanılır. Müşterilerin varsıl ya da yoksul olmaları önem taşımaz, çünkü kimi yoksullar daha çok içer ve hepsi aynı ücreti, Türkiye'ye göre çok ucuz sayılan hesaplar öderler. Charles Lisbona ile dostluğumu, böyle bir bistroya borçluyum. Onu ilk gördüğümüzde, hepimiz seçkin biri olduğunu anlamıştık. Geveze değildi, ancak her söylediği ayakta duruyor ve ardındaki büyük kültür birikimini belli ediyordu. Aynı tezgâh önünde, kimin nesi olduğunu ve ne iş yaptığını bilmeden, çünkü hiç sözünü etmiyordu, ahbaplık ettik iki yıl boyunca. Konserve kutusu gibi minicik, eski püskü bir İtalyan arabası vardı. Gecelerden bir gece, sonradan görme bir ukala düştü aramıza. Kanadalı bir avukattı ve her tümcesinin bir yerine, mutlaka hukuk öğrenimi gördüğü Amerikan üniversitesini, ya da kurduğu hukuk bürosunun cirosunu sıkıştırıyordu. Çok geçmeden sinirime dokundu adam. Biraz alay etmek için, herkesi sigaya çekmeye başladım ve bir ara bizim Charles'a da: "Sen hangi okullarda okudun?" diye sordum. Utanır gibi yere baktı ve: "Fransa'da Siyasal Bilgiler, ABD'de Wharton Üniversitesi" dedi. Kanadalı görgüsüz dilini yutmuştu. Aradan bir zaman geçti ve Charles Lisbona, bizi evine davet etti. Paris'in en varsıl semti Neuilly'de, dört katlı ve bahçeli bir evde oturuyordu. Antika meraklısıydı ve garajda... koltukları kemik rengi deriden, lacivert bir Jaguar duruyordu.
Artık hepimiz Charles Lisbona'nın uluslararası bir işadamı olup altı dil konuştuğunu ve dünyayı dolaştığını biliyoruz. O bistrolara yine eski püskü, küçük arabasıyla geliyor ve iş yolculuklarında başına gelenleri anlatıyor bize tatlı tatlı. Bu yolculuklardan birinde, tam olarak Madagaskar'da bir sünnet düğününe davet edilmiş. Çocuğun canı yanacak, garip şeyler yenilip içilecek diye, biraz da zoraki gitmiş. Kendisini onur konuğu olarak sünnet sahibi babanın yanına oturtmuşlar. Yenilmiş içilmiş, derken tören başlamış. Oğlan alayı valayla kesilmiş ve sünnetçi, kesilen kanlı parçayı getirip babasının eline vermiş. Charles, gözlerini açarak: "Adam ne yaptı biliyor musunuz?" diyor. "Oğlanın derisini aldı ve ağzına alıp yuttu!" Bir süre nutku tutulan arkadaşımız, önce sesini çıkarmamış. Ancak düğünün sonuna doğru dayanamayıp sormuş babaya: "Sizin buralarda sünnet yemek adet midir?" Adamcağız şaşırmış: "Başka ne yapılabilir ki?"
Bendeniz garibin kafası da bir gariptir, biliyorsunuz. Af buyrun, sözüm meclisten dışarı, aman kimse alınmasın ama, son günlerde Türkiye'de üniformalı etkililerle üniformasız yetkilileri bir kez daha karşı karşıya getiren tartışma, nedense bu sünnet öyküsünü aklıma getiriyor hep. Ülkemizde, büyümesinden ürkülen belli bir tehlikenin var olduğu kesin. Bir süre önce, yurdumuzun yetkilileri; etkililerin bastırmasıyla, biraz eğri büğrü, epeyce zar zor oldu ama, büyümesinden korkulan tehlikeyi sünnet etmeyi başardılar. Fakat parçası ortada kaldı. Şimdi Türkiye'nin etkilileri, yetkililere "Yutun" diyorlar. Midevi muhataplar mırın kırın ediyor. Ancak eninde sonunda yutmak zorunda kalacaklar. Çünkü büyüyen tehlikenin babası, üniformasız yetkililer, yani onlar. Yutmayıp da ne yapacaklar? Harakiri mi?