Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Adil top

Radikal · 10 Temmuz 1998

Dünya Kupası'nın yarı finalinde, eski Yugoslavya'daki kanlı yırtılışlarla hiç ilgilenmeyen, savaşın üç parçaya ayırdığı bu toprakların nerede olduğunu bile bilmeyen insanlar birdenbire Hırvatistan diye bir ülkenin varlığını keşfettiler. Koskoca Almanya'yı eleyen Hırvatistan, kahraman olup çıktı kiminin gözünde. Oysa Almanların yenildiği maç gecesi, Hırvat zaferi yine Boşnak kanı dökerek kutlandı. Bosna Hersek'in güneyindeki Stolac kentinde, Hırvat taraftarlar Müslüman Boşnak evlerine hücum ettiler ve cam çerçeve kırarak neşelendiler. Savaş öncesi Stolac'da 8000 Boşnak yaşıyordu ve Hırvat zulmünden kaçmışlardı. Aralarından 400'ü, Birleşmiş Milletler'in verdiği güvenceye dayanarak geri dönmüş ve evlerini tamir ediyorlardı. İşte bu evlerin camları çerçeveleri indirildi. Mostar'da ise iki Boşnak, yine maç sonrası aşka gelen Hırvatlar tarafından öldürüldü.

Yakışıklı İtalyanlar elendiğinden bu yana, gönül gözümle tutacak bir takım seçmekte zorlanan bendeniz, Fransa - Hırvatistan maçında Fransız yandaşıydım. Karşımda iki takım değil, biri faşist ve yalnızca beyaz ırktan insanların yer aldığı siyasal görüşün temsilcileriyle; Afrikalı siyahı, Arap'ı ve Ermeni'siyle 'demokrat' bir kadro vardı. Elbette ikincileri tutacaktım. Çünkü o gece, Hırvatlar kazansaydı yine Boşnaklar ölecekti. Hırvatistan'ı tutmak, bu cinayetlere manen ortak olmak demekti. Hırvat antrenör Miroslav Blazeviç sahada yerini aldığında, çantasından bir Fransız polis şapkası çıkarıp koydu önüne. Marsilya'da Alman fanatiklerin kafatasını kırarak derin komaya soktukları polisin şapkasıydı bu. Takımının reklamını yapmasını ve kendisini satmayı çok iyi bilen Blazeviç, bir süredir bu şapkaya maç seyrettiriyor, ağır yaralı polise uğur getireceğini söylüyordu. Hırvat antrenörün jesti güzeldi ama, beni tavlamaya yetmedi. Çünkü Hırvat tribünlerinde 'Ustasa' bayrağı asılıydı. 1929 yılında kurulan terörist ve ırkçı bir dernek olan Ustasa'cılar, aynı Marsilya'da 1934 yılında Kral Aleksandr'ı öldürmüşler, binlerce cinayet işlemişler ve İkinci Dünya Savaşı'nda Hitler Almanyası ile işbirliği yaparak, bugün sahip çıktıkları bağımsız Hırvatistan'ın temellerini atmışlardı. Ve Boşnak kanlarıyla suladıkları bu faşist bayrağı gururla, güya futbol için dalgalandırıyorlardı çim sahada. Yemezlerdi. Biz demokrat müttefikler, maça pek güzel hazırlanmıştık. Brezilya, İtalya ve Türkiye karmasından oluşan seyirci takımımız televizyon karşısında yerini aldı. Barış yanlısı olduğumuz için, kimse heyecandan bir yerini kesmesin diye bıçak konulmayan sofrada köfte, pilav, patlıcan salatası vardı. Hırvatistan'ın golü üzüntüden, Fransa'nın birinci golü sevinçten iki şişe Fransız şarabına mal oldu. O güzelim siyah adam Thuram'ın attığı zafer golü ise, patlayan şampanya mantarının isabetiyle ince belli bir kadehe. Yani hasar sınırlıydı. Maçın bitimiyle birlikte, Paris bir kent olmaktan çıkmış, lunaparka dönüşmüştü. Biz de yollara döküldük. İranlı kadınlara çarşaf attıran futbol sevinci, Parisli hanımlara etek bluz çıkarttırmakla kalmayıp, erkekleri de don paça bıraktı, sevgili okurlar. Çok sevinince soyunmanın psikolojik bir anlamı olsa gerek ama, daha bulamadım. Fakat kendi üstünü başını parçalamanın, cam çerçeve indirmek ve adam öldürmekten daha zararsız bir sevinç olduğunu düşünüyorum. Hırvatların yenilgisinden, hunharca bir keyif aldım doğrusu. Bu maç, futbol topunun Hırvat toplarından savrulan güllelere karşı zaferdir. Sırplar da aynı yenilgiyi tattılar. Futbolda gerçekten adalet var.