Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Dondurma

Radikal · 17 Temmuz 1998

Hoş geldin İstanbul, hoş geldin gözüme, gönlüme. Sana dönen ben gibiydim dün aslında, kocaman bavulumu sürükleye sürükleye eğri büğrü kaldırımlarında. Ama gelen sendin, kirli ve güzel denizlerin, ciyak ciyak martıların; pörsük kalçalar gibi birbirine abanmış apartmanların arasından 'camii yıkılmış ama mihrap yerinde' dedirten tarih kalıntılarınla. Çünkü hep seninleydim ben, senden uzakta bile. Kızgın demirle dağlanmışsın belleğime. Kıtanın bir ucunda sen, bir ucunda ben ve aramızda bir görünmeyen, bir uzun ibrişim. Anılarla örülü tasmanı, bir nişan yüzüğü, bir taç gibi taşıyorum boynumda. Her dönüşümde değişmiş bulmaktan yorgunum seni. Hep ihanetler içerisindesin. Hep başkalarıyla oynaşırken yakalıyorum seni. Acaba bıktın mı benden ve serzenişlerimden? Makyajına kanmadığım; ipekli yırtmacının arasından çürüklerini gördüğüm, sırtındaki sivilceleri yüzüne vurduğum, kızıl rujlu ağzının kubur koktuğunu söylediğim için mi aldatıyorsun beni, çapsız hovardalarla?

Yalnızca paralı müşteriye giden bir kolay kadınsın sen İstanbul. Mangırı bastırana pazarlıyorsun güzelliklerini, üstelik öylesine cömertsin ki, ucuzlatıyorsun verdiğin zevkin değerini. Umurunda değil, sana yetiştirecek parayı bulamadıkları için aşkından ölen insanlar, intihar eden işsizler. Değil umurunda, sokağa attığın yavruların. Şefkati tinerde arayan, senin gibi onun bunun elinde kalan, oğlancılara yem olan, sübyancılara orospuluk eden çocukların. Taş yürekli bir anasın sen İstanbul. Kapılandığın ağalar, politikacı belalıların ve taşralı başkanların, seni bu hale getirdiler sonunda.

İşte bütün bunları gördüğüm için benim gibileri sevmiyorsun sen İstanbul. Bunun için aldatıyorsun sana gerçekten vurgunları, önüne gelen kabadayı ve kulamparayla. Oysa ben de seni satın alan hovardalardan olabilirdim. Gazeteciliği; ayağım toprağına basmadan, çürümüşlüğünü füme camların ardından bile seyretmeyerek; yollarını, korumalı-şoförlü lüks arabalar içinde rüzgâr gibi geçerek, klima cihazlarının soğuttuğu yayla gibi gazetelerden, klima cihazlarının soğuttuğu saray gibi villalara dönerek, havanı, sıcağını bile koklamadan yapabilirdim ben de. Yoksulları ve yoksulluğu, şeffafmış gibi görmezden gelerek, aralarından yoklarmış gibi geçerek, pahalı restoranları, yalnız denizin görüldüğü manzaraları ve birbirine benzeyenlerin, birbirine bakarak bir kendilerinin var olduğuna inandıkları mastürbasyon mekânlarını yeğleyebilirdim yaşamak için ben de.

Ne var ki daha dün, kavuşmamızın ilk günü yani, Taksim Meydanı'nı kucaklarken gözlerimle; yine görmek istemediklerimi gördüm ben. Senin kulamparaların, 'ucuz'dan 'servet' kazanmak için kurdukları ve dünyayı oturttukları o düşük düzeyli, ama Amerikan üniformalı köfteci dükkânlarından birinin, sentetik dordurma tezgâhı önünde iki kız çocuğu duruyordu. Altı yaşlarında olanı, ablasının eline yapışmış: "Çikolata da koyduracağız değil mi? Vişne de koyduracağız değil mi?" diye hayal kuruyordu seslice. On yaşlarındaki abla, önce sesini çıkarmadı. Sonra eğilip: "Beraber yiyeceğiz," dedi, "İkimizin de sevdiği bir şey olsun!" Küçük, boynunu büktü. Yüz bin liraya, bir külah 'sade' alıp uzaklaştılar. Mc'ını dürttüğüm o dondurma müsveddesini, sırayla yalayacaklardı.

Selam sana İstanbul. Haram olsun dondurmaların ve her şeyin, iki çocuğu sevindirmeden, bu ülkeyi hamuduyla yuttuktan başka, seni alan ve satan kulamparalarına.