Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Kuru insaf cep yırtar

Radikal · 22 Temmuz 1998

İstanbul'un Rumeli Caddesi. Koskoca caddede tek tük Türkçe ad taşıyan dükkân kalmış. Bütün adlar yabancı. Eski İstanbul fotoğraflarını anımsadım. Bu yüzyılın başında da Beyoğlu, böyle bir 'Rumeli' dalgasına kapılmış. Pastaneler, kürkçüler, şapkacılar ve terziler, Fransızca adlar taşır, fiyatlar yoksulun elini yakarmış. Sonrasını biliyorsunuz. Birinci Dünya Savaşı, işgal orduları ve İstiklal. Bu kendi diline yabancılaşma akımı, en azından sosyal bütünlük açısından uğursuzluk habercisidir. Hele, ithal malları gariban ücretlerinin bin katına kapışıldığı zaman.

Üstelik Rumeli Caddesi'nde, benim geldiğim ellerde 'bir'e satılan Uzakdoğu yapımı bir eşya, İstanbul fiyatı 'beş'e katlanıyor. Acaba Uzakdoğu, Fransa'ya daha mı yakın? Kimi yerli mallar da sollayıp geçmiş yabandaki benzerlerini. Oysa bu malların üretimi için çalıştırılan benim işçim, Fransız işçisinin altı kat azına bir asgari ücrete çalıştırılıyor. Öyleyse satışa yansıyan bu korkunç kâr 'marjı' kime yarıyor?

Çok geçmeden anladım. Arkadaşım Fatih Türkmenoğlu ile tuttuk, Kuruçeşme'de NYX (ne demekse?) adlı mekâna gittik. Eski Lido kulübü, hiçbir özelliği yok ama, denize karşı hoş duran bir bar ve restorana dönüşmüş. Oturup, iki çilekli margarita söyledik. Kapıda arabayı alan kâhyalarla aynı tornadan çıkmış garson, margaritalarımızı su bardağında getirdi. Bizim Fatih biraz titizdir. Adama hangi bardaklarda servis yapılmasını söyleyip geri gönderdi. Bu kez, şampanya kadehinde geri geldi içkiler. Yarı yarıya azalmışlardı tabii. Servis sırasında bir de güzel üstümüze döküldüler. Ses çıkarmadan, normalde iki sayılacak, ancak yanlış kadehe konulduğu için toplam dört margarita içtik. Hesabı sen ödeyeceksin, ben ödeyeceğim diye biraz çekiştik. Sonunda "Borcumuz ne kadar?" diye sorduk. Dört margaritanın elbise lekeli 'hediye'sinin on milyon tuttuğunu duyunca dilimi yutup boğuluyordum ki, Fatih sırtıma vurarak kurtardı. Ama asıl sürpriz, arabanın bir saatlik 'kâhya' ücreti olarak tosladığımız 2 milyon liraydı. Demek ki Türkiye'de asgari ücretle, yalnızca sekiz kadeh margarita içilebiliyor, o da doğru kaplarda gelmediğinden on altı kadeh fiyatı ödeniyor, arabanın kahya bedelini ödeyebilmek için de borçlanılıyordu. Şimdi diyeceksiniz ki, dünyanın hiçbir yerinde lüks barlara, asgari ücret alanlar gitmez. Ama oralarda değnekçilerle garsonlar birbirine benzemez biir... 300 milyon TL karşılığı olan Fransız asgari ücreti, eğer hovardaysa ücretli, ayda dört kez Paris'in en lüks lokantasında tıka basa yiyip içmeye yeter ikii... Üçüncüsü, dünyanın her yerinde, tüm pahalı mekânların barlarında insanlar, bir kahve ya da bir kadeh içkiyle bir saat geçirebilirler, mutlaka yoksul değildirler ve hiçbir giderle, hiçbir maliyet hesabıyla açıklanamayacak fiyatlar ödemek zorunda bırakılmazlar.

'Turist gelmedi' diye ağlayanları düşündüm. Turist gelirse nereye gitmek isterdi İstanbul'da? Boğaz'a değil mi? Turist de istemez miydi bizim gibi, şöyle günbatımında, İstanbul'un suya şavkıyan siluetini seyretmek? Peki enayi miydi turist? Niye yolunsundu bunca, su kenarına gitmek için ve niçin yetinsindi normal fiyatlarla servis yapan orta halli yerlerle? Çok açık ve çarpıcıydı denklem. 'Center'larda ve caddelerde haksız kazanç sağlayanlar, Nyx'te Myx'te yolunuyorlar ve yolunduklarını ertesi gün kendi ticaret metalarının fiyatlarına ekleyip, bizim cebimizden çıkarıyorlardı. İt itin kuyruğuna takılıyor, ama sonunda ısırılan hep biz, hep biz oluyorduk.

Birileri bizi aptal yerine koyuyor. Namusun ve donun modası geçti. Kuru insaf cep yırtıyor. Bakalım nereye kadar.