Dinozorlar ve kertenkeleler
Radikal · 24 Temmuz 1998
Kertenkeleler ve timsahlar, aslında dinozorlara benzerler. Bütün sorun, bir boyut farklılığından kaynaklanır ve kertenkeleler çok küçük olduklarından kendilerine rakip görmedikleri dinozorlara saygı duyarlar; oysa timsahlar, ne büyük, ne de küçük sayılmayıp, ama boy da ölçüşemedikleri dinozorları sevmez, hatta nefret ederler. Galiba küçük bir kertenkeleyim ben. Çünkü dinozorlara karşı hayranlık besliyorum. Onlarla pek çok konuda aynı düşüncede değilim, ama timsahlarınkini hiç mi hiç benimseyemedim. Kertenkele yansızlığı içinde söyleyebilirim ki, ikinciler birincilere oranla çok daha hoş sohbet, zeki ve nüktedandırlar. Kendilerini daha geniş görüşlü, daha 'elastiki' sayan timsahların dar mı dar, sınırlı mı sınırlı muhabbetlerinden bayılası gelir insanın. Oysa dinozorlarla hem eğlenir, hem de öğrenirsiniz. Ve onlarla ipleri kopartan timsahlar, itiraf etmeseler de, aralarından pek çoğu, dinozorlarla sohbet ettikleri günlerin özlemi içindedir.
Dün Melih Aşık'ın 'espri' odasında dinozorlar üstüne bir sohbet ve aramızda bir dinozor vardı. Aslında Hasan Pulur, benim gözüme kocaman bir kedi gibi gözükmüştür hep. Görmüş geçirmiş, iri bir sarman. Ama ona dinozor diyorlar, varsın olsun, kertenkele ezme merakı yoktur, başımızın üstünde yeri var. Söz döndü dolaştı, tiyatro tarihinin bir dinozoruna, Muammer Karaca'ya geldi. Melih Aşık anlattı:
Muammer Karaca, bir piyeste sahneye çıkmak üzeredir. Seyircilerin arasından geçerken, hayranlarından biri, Karaca'ya başarı dilemek üzere, "Sükseler, sükseler beyfendi, sükseler!" diye bağırır. Dinozor Muammer, hızla dönüp replik verir: "Seni de! Seni de!"
Şimdi gel de, Türkiye tiyatrosunun, genelinde tiyatrodan anlamayan seyircilerini, özelinde localarda oturan bazı 'medya' eleştirmenlerini anma. Sahnedeki yeteneksiz ne yapsa, "Sükseler, sükseler!" diye bağırıyorlar. Ama karşılarındaki replikle yetinmiyor, eleştirmenlere gül, seyircilere 'gol' atıyor, çünkü dinozor Muammer değil onlar, timsahoğlu timsahlar. Gül atılanları anladık da, golleri yiyenler de hâlâ bağırıyor: "Sükseler, sükseler..."
Güya kadınlardan sorumlu bakanımız Işılay Saygın'ın berbat ettiği tüm incir çuvallarını göremiyorum ama, Türker Alkan'ın yazısından öğrendim: Bakan Saygın, 13 yaşındaki kız çocuklarının ruj sürmesine, askılı elbise ve topuklu pabuç giymelerine karşıymış.
Işılay Saygın'ın kızları hangi tehlikeden korumaya çalıştığı belli. Gel de 'gerçek' Türk tiyatrosunun bir başka devini, dişi dinozorunu, Bedia Muvahhit'i anımsama!
Bedia Hanım'ı, bir piyesin sonunda kutlamak için bekleyen hanım hayranı: 'Ah şöyle iyisiniz, böyle başarılısınız' diye yıkama yağlama işleminden sonra: "Ben de gençliğimde sizin gibi tiyatro oyuncusu olmak istiyordum, ama babam fahişe olurum diye engelledi!" deyivermiş. Dişi dinozorumuz, hayretle sormuş: "Peki sonra nasıl oldunuz?"
Türkiye'nin 'Bu bacınız size kurban', 'Susurluk'u çözeceğiz', 'Ezan sesini susturmayız', 'Bekâret kontrolü gerekir' oyunlarının figüranlarını ve 'Sonuna kadar gidiniz'le başlayan tiradını babasının çiftliği sandığı 'Çankaya'nın bahçesini veririm' repliğiyle sürdüren baş aktörü falan toplayıp, hepsine sormak geliyor
içimden: "Peki sonra nasıl oldunuz?" Hakkımda iki
ağır ceza, bir asliye davası açılmış da; sonradan nasıl politikacı olduklarını öğrenmek istiyorum yalnızca!