Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Mevki ve üslup

Radikal · 25 Temmuz 1998

Tarih uzmanları doğrular mı, yalanlar mı emin değilim. Ama öykü o kadar güzel ki, yazmadan durmam mümkün değil. Aristokrat kökenli bir Fransız anlattı, belki uyduruyor, ama bana mantıklı geldi. Neden derseniz, devletimizin yüzyıllardan beri en yüksek mevkilerini işgal eden tüm insan kalıplarına pek uyuyor.

Sultan Abdülaziz, 1867 yılında Paris'e geldiğinde, konuğu olduğu Üçüncü Napolyon tarafından elbette izzet-i ikramla ağırlanmış. Ve sarayda bir ziyafet verilmiş onuruna. Tüm Türk ve Fransız erkanın hazır bulunduğu yemek sırasında, herhalde ya balık, ya da kanatlı türünden, elle tutulup yenilmesi hoşgörülen bir mahluk servisi yapılmış ki, her konuğun tabağının yanına birer de 'rince-doigt' konulmuş. Değerli gümüş kaplar içinde bir dilim limon ve sudan ibaret olan 'rince-doigt', aslında parmakları daldırıp temizlemeye yarayan bir Fransız inceliğidir. Ancak ömründe ilk kez bir parmak kurnasıyla karşılaşan Abdülaziz, kabın gümüş değerine, içinde de limon parçası yüzdüğüne bakıp midevi bir sıvı içerdiğine karar vermiş. Tam o sırada Üçüncü Napolyon'un iltifatları da bitmişmiş, Osmanlı İmparatorluğu Sultanı eline parmak kurnasını alıp ayağa kalkmış, tabii tüm masa da beraber ayaklanmış ve Abdülaziz, "Şerefinize!" deyip gövdeye indirmiş el yıkamaya yarayan suyu. Varın siz hayal edin, sofrada yol yordam bilen Türk erkânı ile, yemek yemeyi kutsal bir tören gibi algılayan züppe Fransız yetkililerin halini. Koskoca sultana, "O içilmezdi" demek kimin haddine? Koskoca sultanın "Şerefinize!" deyip başına diktiği parmak suyunu içmemek kimin haddine? Başta Üçüncü Napolyon, artık yüzlerini buruşturdular mı bilmiyorum, masadakilerin tümü, şarap kupası gibi nazikçe tuttukları minik hamam taslarından içmişler limon kabuklu sade suyu.

Bu hoş öyküyü aktardığım bir arkadaşım, benzeri bir olayın, yakın tarihte İngiliz Kraliyet Sarayı'nda yaşandığını anlattı. Merhum ve devrik İran Şahı Rıza Pehlevi, Kraliçe İkinci Elizabeth tarafından yine böyle bir ziyafetle ağırlanırken sofraya kuşkonmaz gelmiş. Bir de bakmışlar ki, İran şahı elleriyle giriştiği kuşkonmazların yalnızca başını yiyor, geri kalan bölümünü omuzunun üstünden yere fırlatıyor. Önce İran Şahı'nın, kuşkonmaz yemenin usulünü, Rusların votkayı içip kadehi fırlatmakla karıştırdığını düşünmüşler. Bilenler bilir, İngiliz Kraliyet ziyafetleri de Fransızların törenselliğinden geri kalmadığı gibi, yakın zamana kadar İngiliz saray yazışmalarını Fransızca yapacak kadar Fransa ekolündendir. Dolayısıyla İran Şahı, kuşkonmazları elle tutmakla doğru bir iş yapıyordu. Ancak, kimse bugüne değin başın yenilip sapın omuz üstünden atıldığını görmemişti. Arkadaşım, İkinci Elizabeth'in ve ziyafetteki İngiliz erkânının da misafir diye şahı izleyip kuşkonmazları fırlatıp fırlatmadığını bilmiyor. Ama olayın doğruluğuna yemin ediyor.

Gerek Türkiye, gerekse İran yarım yüzyıl arayla cumhuriyet rejimine geçen iki ülke, sevgili okurlar. Ancak devletin üst mevkii üsluplarında, bakıyorum da, parmak yıkanan hamam kurnasını kafaya dikip içmekle, kuşkonmazı omuz üstünden sallamak geleneğinden izler var hâlâ. Tek fark, artık yabancı erkânın 'sultandır, şahtır' deyip abesin peşinden gitmemeleri. Ancak o üst mevkiler gerek Türkiye, gerekse İran'da kendilerini hâlâ sultanlıkta ve şahlıkta sanıyorlar.