Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Hayatımdaki sarışın

Radikal · 29 Temmuz 1998

Onunla ilk kez, tam on yıl önce, Cumhuriyet gazetesinin giriş kapısında karşılaştık. Sarışın bir kediye benziyordu, mavi gözleri çakmak çakmak (bunu bir yerden anımsıyorum ama...). Aramızdaki boy farkından olacak, benim aşağıdan yukarı, onun yukarıdan aşağı süzen bakışlarımız, çaresiz, orta yerde karşılaştı. Bir kadın, çok güzel bir hemcinsiyle karşılaşınca ne yapar? Tüylerimi dikip, tırnaklarımı çıkartarak bekledim. Sarışın afet, manevramı anlamıştı, kahkahayı bastı. O gün bugündür, sizinki ne renk bilmiyorum ama, benim başımdaki bela sarışın, vicdanımın sesi sarışın! Hayatta beni, bu kadın kadar itip kakan başka biri yok! Unutmak istediğim her şeyi anımsatmak, duymak istemediğim her şeyi dikine dikine söylemek, görmek istemediklerimi burnumun dibine sokmak için yaşıyor sanki. Birbirimize duyduğumuz sevgiye ben de layık olmaya, yani ona aynen karşılık vermeye çalışıyorum ama; ne belleğim onunki kadar güçlü, ne dilim sivri, ne de gözlerim keskin. Dolayısıyla o bir türlü emekli olmayan başöğretmen, bendeniz de mezun olamayan öğrenci ilişkisi içindeyiz. Tek tesellim, on ay önce, vallahi ve billahi, kendisinden çok bana benzeyen bir çocuk doğurmuş olması! Minik esmerin dünyaya gelişini adaletin ilahi bir tecellisi olarak algılıyor ve sarışın afete karşı ittifak kurmak için, kızının büyümesini bekliyorum.

Bizim sarışınla yolculuğa çıkmak, dakik bir organizasyon, dolayısıyla yürek çarpıntıları gerektirir. Çünkü kendileriyle bir yere gidilmez, yetişilir. İşte böyle bir organizasyonla, geçen cuma günü sarışın afet ve minik esmeriyle Bodrum'a yetiştik. Uçaktan iner inmez, altımıza bir araba yetiştirdiler, Yalıkavak'ta güneş denizde batarmış diye, günbatımına yetiştik. Derken, hiç bir şeye yetişmemek zamanı gelip çattı, çünkü organizasyon dahilinde bronzlaşmak gerekiyordu, mayoları giyip deniz anaları gibi kıyıya serilince, organizasyonsuz kalan bizim sarışın: "Sen çok göbeklenmişsin!" dedi. Kaderim çizilmişti. Başladık jimnastiğe. Soluğum kesildikçe, kanserli ciğer fotoğrafları çıkartıp gösteriyor ve sigara içmeye devam edersem başıma gelecekleri muştuluyordu. Tam iki gün, tepeden tırnağa gözden geçirildim ve neremi, nerede, nasıl düzelteceğimi hatmettim. Uçağa yetişilecek son on beş dakika içinde yetiştiğimiz son barda, saçımın küt kesilmesi gerektiğine karar vermişti. Zar zor yetiştiğimiz uçakta ise:

"Sen artık boncuk kolye takma, yakışmıyor!"

diye tutturmuştu.

Peki ama, tepeme karabasan gibi çöken bu sarışın belayı niçin çekiyordum ben? Yoksa mazoşist miydim? Hayır. Onun kendisine reva gördükleri, bana yaptıklarından beterdi. Ruhunda sadizm ve mazoşizmi birlikte taşıyordu. Bana kanserli ciğer fotoğrafları gösterirken, hastalık hastası olduğu için altı ayda bir 'çekap' yaptıran oydu. Her akşam yatmadan önce, ilerde olabilecek hayali selülitlerine, her sabah ilerde kırışması olası yüzüne, sarkmaları olası göğüslerine karşı savaşıyordu. Her Allah'ın günü, hiçbir yere yetişmemek için bile koşuyor, haftada iki kez yediği usturuplu dayaklara masaj, girdiği ne idüğü belirsiz bulanık sulara, 'kil' ya da 'yosun' banyosu diyordu. Bunca eza cefa arasında en gözde işkencesi

ise, içi gittiği ve pek düşkün olduğu sigaradan vazgeçmesiydi.

Ve birbirini çeken mıknatıs kutupları gibi bizim birbirimizden vazgeçmemiz mümkün değildi. Göbeklerimizi eritmek, sarkıklarımızı toplamak için alınacak önlem kalmayınca, torunlarımızı tosunlarımızı birlikte sevecektik. Saçlarımız ağarınca, beni de, kendisini de rahat bırakacağı kesindi. Bu yazı biter bitmez, elinden tutup gidiyorum zaten. Küt kestirecekmiş saçlarımı. Daha vakit varken.