Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Sirk kızı (1)

Radikal · 8 Ağustos 1998

Vahşi hayvanı falan olmayan, küçük bir taşra sirkiydi. Yağmurun oluktan boşanırcasına yağdığı, kurşun rengi, küf kokulu, ıslak soğuk bir öğleden sonra vardılar o sahil kasabasına. Son kamyondaki birkaç yaşlı maymun, motor durunca bağrışmaya başladı. Hep öyle yaparlardı. Motor döndüğü, karavan ilerlediği sürece henüz gösteriye zaman vardı. Ama durunca, sahne ışıklarına az kaldığını anlar, heyecanlanırlardı.

Bıçakçı, arabanın camından baktı. Maymunların kamyonu çevresinde, yağmura karşın birkaç çocuk toplanmıştı. Çıplak ayaklıydılar, çamurların içinde. Sivri sert saçlı, özensiz tıraşlı kafaları ıpıslak, kimi burnunu karıştırarak, kimi çelimsiz omuzlarını silkerek oradaydılar işte. Her zamanki gibi. Tabak atıp tutucunun sırası geçince, gişe kapandıktan sonra ve 'meydana sakız, kâğıt ve şişe atmayın' anonsunun ardından, gizlice, sessizce, birer suçlu gibi içeri alınacak çocuklar.

Sağ bileği hafifçe sızladı. "Ben buradayım" diyordu her zamanki gibi. Bıçakçı, sol eliyle sızıyı tuttu. İnce derinin altında kendi yürek seslerini duyuyordu. Önce serçe parmağını, sonra yüzük, orta, işaret ve baş parmaklarını tutup ovaladı sırayla. Acımayla karışan bir sevgiyle dokunuyordu sol eli, sağ eline. Yeni doğmuş bir bebeğin yumuşaklığındaki avuç içine, dudaklarını değdirdi. Sonra mavi damarlı, saydam derinin altından kıkırdakların göründüğü üstünü öptü. Parmaklarını açıp kapadı birkaç kez, yumruk yapıp bileğinin çevresinde döndürdü.

Yuvarlak karavanın karnından çıkarken, yürümeyi yeni öğreniyor gibi sarsak adımlarla indi üç basamaklı madeni merdiveni. Sağ eli hep sol elinin içindeydi.

Buz gibi bir yel havalandırdı saçlarını. Uzun, kestane renkli saçları vardı. Telleri rüzgârın soğuk soluğunda şöyle bir çırpınıp karıştı. Sonra bitkin bir dökülüşle düştüler yüzüne, omuzlarına.

Güzel bir kızdı Bıçakçı.

Kimse bilmezdi kaç yaşında olup, ne zamandır biGündemde Ecevit varr sirkte çalıştığını. O her zaman var olmuştu, ama nedense, nasılsa, sanki dün gelmiş gibi duruyordu.

Oysa bütün sirk, o var olduğu günden beri, onun üstüne kuruluyordu.

İşçiler, yağmurun altında çalışmaya başladılar. 'Ler' demek abartılı sayılır belki, topu topu üç kişiydiler. Kum rengi tabanı yaydılar önce yere, sonra yamalı çadırı açmaya başladılar. Güzel günlerinde sarı kırmızı idi çadırın rengi. Zamanla kırmızısı sütlü kahveye, sarısı kirli beyaza dönüşmüştü.

Bıçakçı yağmurun altında, onları seyrediyordu.

Çadırın yayılması bitti. İşçilerden biri ortasına geçip altına süzüldü, beklemeye başladı. Ötekiler kazıkları çakmaya koyuldular. Biri beline kadar çıplaktı. Kafasını geriye atarak yere gömülecek çelik ilmekli burguyu tutuyordu. Diğeri orta boy bir balyozla, verev burguyu yere çakıyordu. Hareketleri zamanla ayarlı gibiydi. Yağmur, kar, fırtına, çöl sıcağı; her kazık için üç vuruş gerekiyordu.

"Vulcano'nun demircileri..." sözcükleri geçti Bıçakçı'nın kafasından, ama onun asıl beklediği, çadırın yükselişiydi.

Burgular yerini bulunca, çadırın ortasından ince çelik halatlar çıkarıldı. Halatları aynı anda çekmek gerekiyordu. Tabak atıcı, hokkabaz ve hayvanların bakıcısı yardıma geldiler. Günlük giysileriyle, olağan insanlar gibiydiler.

"Haydi, hop!" sesleri arasında iri bir yarasanın kanatları gibi açılıp dikildi çadır.

Bıçakçı, bıkmak bilmeyen gözleriyle izledi bu dirilişi.

Çocuklar sevinç çığlıklarıyla döndüler çevresinde.

Sağ bileği sızlıyordu.

"Bu gece belki son..." diye geçirdi içinden.