Sirk kızı (2)
Radikal · 9 Ağustos 1998
İnanmak istiyordu. İnanmıyordu. Kuşkunun sesini dinlemiyordu. Ama duyuyordu. Düşünmemeye uğraştı her gece, her gece olduğu gibi. Sirkin jeneratörü çalışmaya başlamış, her yer aydınlanmıştı. Kasabanın kurşun göğünde, bir umut çiçeği gibi boyatıvermişti çadırın ışıkları. Karavanların her birinde hareket vardı. Maymunlara yemek verilmişti. Yaşlı at süsleniyordu. Filin pisliğe bulanmış bacaklarını yıkıyordu terbiyecisi. Palyaçolar çoktan giyinmişti. Önünden koşarak geçerken, kırmızı top burnunu çıkarıp takarak onu selamladı bir tanesi.
Sirk, kumsala yakındı. Kafeslerinde uçuşan güvercinlerin yanından geçerek denize yürüdü Bıçakçı. Bulanık dalgaların kumları yaladığı çizgiye oturdu. Yüzünü yağmura verdi. Sirkin, ufuğa doğru uzaklaşan seslerini dinledi bir süre. Çocuk sesleri maymunlarınkine karışıyordu. Hokkabazın küfürlerini duyup gülümsedi.
Böyle ne kadar kaldığını bilmedi. Sağ elinin uyuştuğunu duyumsuyordu. Denizin karanlığına doğru uzatıp, parmaklarını açıp kapamak istedi. Eklemlerine söz geçiremediğini anlayınca, umutla ürperdi:
"Bu gece belki de gerçekten son..." oldu deniz kıyısındaki son düşüncesi.
Trampetleri duyunca ayağa kalktı. Artık onun da hazırlanması gerekti.
Gişenin önüne epeyce bir kalabalık toplanmıştı. Trampet, davul ve birkaç nefesli sazdan oluşan orkestra, uvertürü çalıyordu. Ne parçası olduğunu hiç sormamış, öğrenmemişti. Kalabalık, yağmurun altında sevinçliydi. Çoğu köylü, işçi.
Onu fark etmediler. Henüz duvar rengiydi. Aralarından süzülüp karavanına girdi. Uyuşukluk geçmişti. Sağ kolu, omzuna dek zonkluyordu artık. Her zamanki gibi. Yenini sıyırıp bileğine baktı. Elinin başladığı yerde, incecik, kırmızı bir çizgi belirmişti.
Ağır hareketlerle soyundu. Çırılçıplak kalıncaya dek. Siyah bir pantolon giydi. Siyah bir gömlek ve gümüş zımbalarla süslü bir yelek. Saçlarını topladı. Siyah kadife bir türban sardı başına. Gömleğinin kollarını, dirseklerine dek sıvadı. Küçük, gümüş kakmalı bir sandık çıkardı yatağının altından. Gözleri anlamsız, hareketleri ölçülü bir dakiklik içindeydi. Sol eliyle açtı sandığın kapağını. İçinden meşin bir kolluk çıkardı. Yatağın üzerine yaydı, içine sağ kolunu koydu. Kırmızı çizgiyi tam meşinin sardığı yerin bitimine kararladı. Sonra sol eliyle, geniş meşin parçasının iki ucunu birleştiren üç kemer tokasını bağladı. Dişleriyle sıka sıka çekti uçlarını. Dillerini demir mıhlara geçirip sağlamladı.
Bileği artık zonklamıyordu. Hatta bir kuş kadar hafifti eli. En ince mücevherleri işleyebilir, iğneyi deliğinden gözü kapalı vurabilir, dünyayı değiştirebilir duyumsuyordu sağ elini.
Yatağına uzanıp beklemeye başladı. Sağ elini boğazına koydu. Sıcaklığını son bir kez duymak istiyordu. Oysa soğuktu el. Buz gibi parmakların, altında atan şah damarın kıpırtılarını, nasıl olup da kaydettiğine yine şaşırdı.
"Bana ne" diye geçti aklından. "Soğuk ya da sıcak. Artık benim değil ki."
Sol elinin sıcaklığını geçirdi yüzünden. İyi ki o vardı.
Orkestra, hokkabazın güvercinleri için çalıyordu. Müziğe göre gösteriyi izlemeye başladı. Tabakların ritmi bitti. Fil, palyaçoların üstüne su fışkırttı. Çocuklar, maymunların çekçek arabasından devirdiği terbiyeciye çok güldüler. At şaha kalktı. Binicisi sırtında parende atarken, küçük alanı tırısta dolandı. Derken müzik, 'büyük numara'nın notalarına geçti.