Sirk kızı (3)
Radikal · 10 Ağustos 1998
Bıçakçı, hızla doğruldu yerinden. Artık o hareketlerine değil, hareketleri ona egemendi. Karavanı çadırdan ayıran karanlığı on adımda kat etti. Dış girişi sahneye bağlayan dar koridoru üç adımda geçti. Ravel'in Bolero'sunu çalmaya çalışıyordu orkestra. Çepeçevre insan sarılı bu yuvarlağın ortasında ve projektörlerin sıcağında, kendisini ana rahminde gibi duyumsadı, rahatladı. Palyaçolardan biri arkasından ilerleyip aletlerini içeren sandığı koydu yanına. Bir başka palyaço, alanın bir ucuna yerleştirilen nişan tahtasını elleyip yoklayarak son maskaralıkları yapıyordu. Kara ve yuvarlaktı nişan tahtası. Az sonra dönmeye başlayacaktı. Yazgının zaman temposunda.
Alışık hareketlerle meydanı dolaştı, seyircileri selamladı.
"Ve şimdi sayın izleyiciler, dünyada eşi olmayan bir numara sunuyoruz sizlere..."
Alkışlar çekingen ve hafifti. Her zaman olduğu gibi, açıklanması zor bir ürkünçlük yayıyordu çevresini kuşatan kalabalığa.
"... tam bir sessizlik rica ediyoruz!"
Sıra sıra dizili kesici aletlerin arasından küçücük bir bıçak çekti. Nişan tahtası dönmeye başladı. Bir kalem gibi tuttu bıçağı, sağ elinin zarif parmakları arasında. Bacakları yay gibi gerilmiş, sırtı dimdikti. Sağ ayağını hafifçe öne atarak nişan tahtasına doğru yan döndü. Başını yukarı kaldırdı ve gözlerini tahtaya dikti. O karanlık yuvarlak üzerinde kimsenin görmediği noktayı vuracak olan, bıçağı tutan elinden önce hedefi kıstıran gözleriydi.
Bakışları, daracık bir çerçeveyi gezindikten sonra sabitleştiler. Sağ eli bir ışık hızıyla, gösterilen hedefi izledi. Küçük bıçak, sessiz bir vınlamayla nişan tahtasının en uç noktasına yerleşti. Kara tekerlek dönüyordu.
Beyaz sedef saplı bir İspanyol kaması çekti bu kez Bıçakçı. İlkinden az daha büyükçeydi. Meşin kolluklu sağ elini göğe doğru uzattı, projektörlerin ışığı kamanın çelik ucunda çakıp söndü. Beyaz bir tüy gibi havalandı bıçak, ilkinin tam yanına, hedefe biraz daha yaklaşarak gömüldü.
Üçüncü bıçak, bir kasaturaydı. Dördüncüsü bir Osmanlı hançeri. Ravel'in Bolero'su, temposunu hızlandırarak yükseliyordu. Kara tekerlek dönüyordu. Uzayda açılan bir boşluk, bir zaman tüneliydi önceleri. Bıçaklar, teker teker ve yan yana, merkezi gösteren kilometre taşları gibi dizildiler bu kör gözün boşluğuna. Vurulmadık bir ortası kalmıştı. Bıçakçının, göbek hedef için eski tüfek süngüsünü kavradı meşin bilekli eli.
Soluğunu tutmuştu seyirci. Top atılsa duyulmazdı, Bıçakçının yürek atışları duyuluyordu. Süngü eskiydi, pas tutmuştu eski kan lekeleri. Çanakkale, Trablusgarp, Sakarya, Dumlupınar, hangi birini görmemişti ki?
Yaralıydı kara tekerleğin kör gözü. Dönüyordu. Karnına gömülen bıçaklar, kilometre taşları gibi ana hedefi, göbeğinin tam ortasını, yarı çapın bitimini işaret ediyordu. Sol elini sırtına kıvırdı Bıçakçı. Usta bir silahşörün kılıcı gibi ileri uzattı süngüsünü. Süngünün bileziğiyle ucu arasında keskin bir yeri kavramıştı bir yanda başparmağı, öte yanda işaret ve orta parmaklarıyla. Kolunu bir hamle geri çekti ve ileri attı hızla. Süngü, bir kurşun gibi süzüldü hedefe. Kara tahta göz bebeğinden vurulmuştu.
Bolero sustu. Alkışların rüzgârında dalgalandı sirk çadırının bez duvarları. Bıçakçının selamlamasını bekliyorlardı. Oysa Bıçakçı kıpırdamadı. Eğilmedi, gülümsemedi. Elini kaldırıp zafer işareti yapmadı, hoşça kalın demedi. Bir heykel gibi suskun ve tehlikeli, alkışların durmasını bekledi. Trampetler başladı çalmaya. Gergin bir belirsizlik sarmaladı seyircileri.