Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Kafestekiler (1)

Radikal · 14 Ağustos 1998

Dalgalı kumral saçları kızıl ışıklar taşıyor. Biçimli dudakları, öpmek için yaratılmış. Belli, seviyor oğlanı. Dayanamayıp, bir kolunu omuzuna attı. Metronun kapısı, özgün elektronik çığlıklarla açılıp kapanıyor. 'Saint-Michel', 'Cite', 'Chatelet' durakları. Fazla inen binen yok. Vagonun iç duvarları, koltukların üstü, bir gece önce sokak kaligrafları tarafından rengârenk yazı ve imzalarla donatılmış. Görevliler, temizlemeye zaman bulamamışlar henüz. Belli bir estetiği olan, güzel çizgiler bunlar. Boş buldukları tüm mekânları, afili imzalarıyla kaplıyorlar.

('Tagger' deniyor onlara. Polise nanik yapıp, ellerinde sprey boyalarla köşe kapmaca oynuyorlar. Bir grup gencin metro dehlizlerinde yaşadığı söyleniyor. Televizyoncular, bu dehlizlerden birinde ve mum ışığında açılan bir duvar sergisini görüntüledi. Herkes şaşırıp kaldı.)

Kız ve oğlanın öpücük şapırtıları içimi gıcıklıyor. Onları doya doya seyretmek istiyorum. Ayıp olacak korkusuyla gözlerimi nereye koyacağımı bilemiyorum.

Ne kadar seviyor o kıl kuyruk oğlanı!

O uzatıyor dudaklarını, o tutuyor ellerini. Oysa zevksiz bir gecekondunun yanında yükselen narin bir Bizans sütunu gibi.

Gözlerimiz karşılaştı. Kadife renkli bakışları var. "Sana ne?" diyor sanki. Bana ne, olur mu? Hiçbir şey bana ne değil bu dünyada, bu metroda ve bu vagonda, bir kez, o oğlan senden kısa, çok genç, çok deneysiz ve anlamsız bir yüzü var. O tepesindeki saçlar, birkaç yıla kalmaz dökülür. Tüy sistemi zayıf belli. Üstelik yanağındaki benler de hiç hayra alamet değil. Tıraş, mıraş, bir süre sonra, al sana kanser tümörü. Hastalanınca acıyıp bırakamazsın da... Sen yol yakınken en iyisi... Kendine kendin gibi güzel bir adam bulsana!

* * *

Yirmi yıl olmuş. Ne kadar uzak ve yakın. Bana birini anımsatıyorsun. Ne güzel kızdı o da! Ne çok benziyordu sana. Sarışınken yollarımız ayrıldıysa da, başlangıçta senin gibi kumraldı. Adın ne senin? Onunkine 'X' diyelim. Ünlü bir voleybolcu. Boylu poslu, küpür küpür, bal tadında bir genç kadın.

Ben on sekiz falandım, lens icat olmamıştı daha, miyop gözlerimle sabahlara kadar; felsefe ve '...loji' ile biten bir sürü ders çalışıyordum.

O, okulu 'milli voleybolcu' olarak idare etmiş, ununu eleyip evlenivermişti, belli. Kocası da kendisi gibi eski ve 'milli' sporcuydu. Başlangıçta kuşkusuz çok sevmişlerdi birbirlerini.

X..., apartmandaki bütün erkeklerin düşlerine giriyordu. Yaşını başını almış babamın, kendisine 'nişanlım' diye takılmasına pek güzel gülüyordu. Hep o evde, aynı bodrum katında oturuyorduk biz. Kapı komşumuz Taha Amca, X...'in bacaklarını görebilmek için bize gelirdi. Anadol marka bir arabası vardı. Babam ve Taha Amca, gün boyu bizim pencerenin önüne park etmek isteyen arabalarla didişirler; X...'in Anadol'u görününce cama fırlayıp, "Buraya bırak, göz kulak oluruz!" derlerdi. X...'in uzun bacakları tıkır tıkır pencereye yaklaşır: "Ah, eksik olmayın Nazım Amca, nasılsınız Taha Bey?" diye cıvıldardı.

Ak saçlı iki ihtiyarcık, gözlerinde çocuk pırıltılarıyla birbirlerini çiğnerlerdi o pencerenin önünde: "Bir şey değil, güzel kız. Sen bizim nişanlımızsın!"

Babamın şakaya boyadığı güz çapkınlıklarını, hiç unutmayacağım.

X..., hamileyken de güzeldi. Nurtopu gibi bir kızı oldu çok geçmeden. Ama kocasıyla çok ve sesli kavga ettikleri söyleniyordu. Hatta kocasını, sille tokat kapı dışarı ettiği bile öne sürülüyordu. Kaba güç kullanan kadınlara bayılırım...

Sonunda ayrıldılar.

Çok geçmeden, sarı bir Mercedes dadandı bizim apartmanın önüne.

"Armatör Kelkovan!" diye fısıldadı komşular. "X...'e geliyor."