Kafestekiler
Radikal · 15 Ağustos 1998
Kelkovan Efendi, yaşlı bir sansarı andırıyordu. Tıknaz, buruşuk ve pembe bir domuzdu, demek istemiyorum. X...'in bu adamda ne bulduğunu anlayamıyordum. Arabayı evin önüne çekip korna çalar, X... görününce inip kapıyı açardı. Kışları vizon manto giymeye başlamıştı, eski milli voleybolcumuz. Arada bir de, 'Avrupa yapıyordu'.
Sonra bir kara Mercedes çıktı piyasaya, "Turpkaya Holding'in sahibi" dediler. Kelkovan efendinin de ayağı kesilmedi. Salı günleri sarı Mercedes; pazartesi, perşembe kara Mercedes'le gidiyordu X... Çok geçmeden boz renkli Anadol'u, gümüş mavisi bir BMW ile değiştirdi. Babam nişanı atmadı yine de. Bizim pencerenin önünde yerini aldı BMW.
"Nazım Amca, siz bir tanesiniz! Taha Bey nasıllar?" devam ediyordu.
Bacakları yine sütun gibiydi.
Ama burnu değişmişti. Daha kalkık, daha küçüktü artık. Ameliyattan sonra hep tıkanık, hep nezle olmaktan şikâyet ediyordu. Saçlarını da sarıya boyamaya başlamıştı.
X...'in sosyal durumu hızla değişiyordu. Daha sık Avrupa'ya gidiyordu. Vizon mantonun yerini, aralarından beyaz tüyler fışkıran, kara elmas pırıltılı başka bir kürk almıştı. Minicik hayvanların yumuşacık cesetlerini, sırtında bir kraliçe gibi taşıyordu eski voleybolcu.
Sonra bir gün, "Turpkaya Holding, Bebek'te bir kat almış X...'e!" diye şakırdadı dişi komşuların imrentileri.
Yüreğim umutla çarptı.
O sıralar, yana yakıla ev arıyordum. Bir gece, X...'in en üst kattaki dairesinin kapısını tıklattım. (Emekli Binbaşı Nazım'la 'voleybolcu' X...'in arasında, bodrumdan yukarıya beş sosyal kat farkı olması doğaldı.) Karşımda soluk yüzlü, gözleri çukura kaçmış, devamlı burnu akan, yani makyajsız haliyle bir kadın duruyordu.
Eski evini bana kiralamayı kabul etti, sonra içini döktü.
Erkekler için yaşayıp, erkeklerden bu denli nefret eden başka biri daha tanımadım ömrümde.
X..., erkekler için saçını boyamıştı. X..., erkekler için burnunu kaldırtmıştı. X..., erkekler için ağda yaptırıyor, erkekler için banyo yapıyordu, onlar için kokular sürünüyordu, onlar için giyiniyordu.
Onlar için soyunuyordu.
Üstündeki her ayrıntı, her koku, her renk, sonunda soyunmak içindi.
Erkekler, onu soymak için giydiriyorlardı. Daha pahalı giyinmenin daha pahalı soyunmaya yol açtığı, ya da bunun tam tersinin geçerli olduğu bir anlamsız döngüde yuvarlanıp gidiyordu eski ve milli voleybolcu.
X..., varlığının nedeni olan erkeklerden nefret ediyordu.
Nefret ettikçe daha çok, daha çok para istiyordu. Para vermedikleri zaman, 'Karını ne zaman boşayıp beni alacaksın?' silahını çekiyordu.
X...'in sınırlı sayıda erkekleriyse, yaşamı küçük adamların omuzlarında yükselmek sanan cüce devlerdi. Beyinleri, kısa erimli çıkarların yörüngesinde, saatin ters yönünde dönen kurnazlık ibreleriyle donatılmıştı. Soymak için kadın giydirmek, vardıkları refah düzeyinin zorunlu bir parçasıydı sanki.
X...'e bu budalalardan zevk alıp almadığını sordum o gece.
"Nerdee?" dedi.
"Peki nerde ve kiminle?..."
"Bir Yunanlıyla," dedi. "Atina'da. Ömrümde ilk ve son kez belki de."
Kürkler ve parfümler ve kızının okul taksitleri kesilir diye ödü kopmuş; Yunanlıya takılır kalırım kuşkusuyla kaçtığını anlatmıştı.
X... Bebek'e yerleşti, ben de X...'in eski dairesine.
Yatak odasında, duvarları seyrettiğim bir gece, kapının pervazında sıkıştırılmış bir sarı kağıt parçası gördüm. Kargacık burgacık bir Arapçaydı. X...'in yatak odasının bereket duasıdır, diye düşündüm. Yeni gittiği eve duasını götürmemişti. Ama bereketi eksilmedi, arttı.
Çünkü çok geçmeden bizim Babıali, X...'in adıyla çalkalandı.